20 Aug 2008

Üçüncü Yılı Devirirken…

Kağıt kullanımının azalmasına bir yerde seviniyorum çünkü daha az kağıt sarfiyatı daha az ağacın kesilmesi demek oluyor. Görsel iletişim sektöründe dijital medya kullanımının artışı çevreye büyük fayda. Tabi işin bir de şöyle bir yönü var; Çizim, eskiz çalışmaları için kullanılan kağıt azalsa da ofis işlerinde kullanılan kağıt azalmıyor. Photoshop Magazin için işte bir yıldönümü daha… Dile kolay üçüncü yılımızı deviriyoruz. Çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Ancak böyle özel zamanlarda durup bir geriye bakmak ve ne kadar yol kat ettiğini düşünmek akla geliyor. Fark ettiğim bir şey şu; her yıl daha yoğun bir tempoyla çalışıyoruz. Çünkü her yıl daha da büyüyen bir ekibiz. Yeni fikirler, projeler, hayaller, hevesler… Örneğin web portalımız… Sitemiz büyüdükçe, hareketlendikçe onunla ilgili projeler, yenilikler, bakım /güncelleme gibi altyapı çalışmalarına da daha çok zaman ve emek harcanıyor. Lotus eğitimi kurumu… Üçüncü yılımızda sessiz ve mütevazi bir şekilde hayata geçirdiğimiz Lotus eğitim kurumumuz çalışma sistematiğini gittikçe oturttu ve burada çalışan arkadaşlarımızın yoğunluğu da gittikçe artıyor. Kısacası son senemizde üç kolda birden hizmet sunuyor durumdayız. Oysa hatırlıyorum da üç sene önce bu işe başlarken toplamı tekli rakamdan oluşan bir ekiptik. Küçük bir anı; Eskiden, yani ben küçükken yaşlılar yerde bir kağıt parçası görünce hemen alırlardı. Bunu anlamazdım. Altı üstü bir kağıt sonuçta. Hani üstünde kutsal bir şey ya da ne bileyim önemli bir bilgi yazar o zaman tamam da her kağıdı yerden almak ya da yerden alınması için ikaz etmek garip gelirdi bana. Geçenlerde çok sevdiğim yazar Aziz Nesin’in “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı üç ciltlik otobiyografisinin ikinci cildini okuyordum; de bir yerde Nesin bu konuya değinmiş. Onun küçüklüğünde de yere düşen iki şeyin hemen kaldırıldığını anlatmış Aziz Nesin. Biri ekmek; diğeri de kağıt… Ekmek bizim kültürümüzde kutsal kabul edildiğinden (hem de aldıktan sonra önce öpüp alnımıza koyar sonra da üstüne basılmayacak bir yere koyardık), kağıt ise değerli kabul edildiğindenmiş. Eskiden –ki burada bizden çok daha önceki 40-50’li yılları kastetmiş yazar; kağıt temini zor bir metaymış. Yazmayı bilen de az. Öyle olunca yazılı bir kağıt parçası zaten potansiyel olarak “önemli” kabul edilirmiş. Çünkü üzerinde anlamsız, önemsiz, boş bir şey yazabileceğini bile kimse düşünmezmiş. İşte bu yüzden yerde bir kağıt parçası görünce onu hemen kaldırırlarmış. Benim küçüklüğümde gördüğüm yaşlıların yerdeki kağıt parçasını kaldırmalarının sebebini de yıllar sonra öğrenmiş oldum işte. Tasarım sektöründe yakın zamana dek kağıt önemli bir araçtı. Aslında hala öyle ancak bugün eskiz aşamaları bile dijital ortamda yapılıyor. Tablet / kalem kullanımı, fareyle yapılamayan her tür çizime hatta yazıya imkan tanıyor. Böylece günümüzde kağıt kullanımı da –en azından tasarım sektöründe eskiye göre iyice azalmış durumda. Hatırlıyorum, üniversitede kağıtçılara gidip özel, dokulu kağıtlar satın alırdık. Bunlar kimisi suluboya, kimi pastel, kimi kurşunkalem tekniğinde çok güzel sonuçlar almamızı sağlayan farklı dokularda kağıtlardı. Satın aldığımız bir tabaka kartonu bazen aylarca hatta yıllarca taşırdık. Kirlenmemesi, kırışmaması için ortalıkta bulundurmaz, büyük çantalarda tutardık. Sebebi de şuydu; uygun bir iş çıkmasını beklerdik. Özel bir iş çıkmasını… Yani sıradan bir resim çalışması için heba etmezdik onu. Çünkü pahalıydı, değerliydi. Kağıt kullanımının azalmasına bir yerde seviniyorum çünkü daha az kağıt sarfiyatı daha az ağacın kesilmesi demek oluyor. Görsel iletişim sektöründe dijital medya kullanımının artışı çevreye büyük fayda. Tabi işin bir de şöyle bir yönü var; Çizim, eskiz çalışmaları için kullanılan kağıt azalsa da ofis işlerinde kullanılan kağıt azalmıyor. Dahası eskiden dikkatli davranır, kağıdı heba etmemeye çalışırdık. Bir tarafı karalanmış bir kağıdı arkası da karalanmadan atamazdık. Bu büyük bir suç, ayıp gibi gelirdi bize. Oysa yine kendime bakıyorum, bugün aynı itinayı göstermiyoruz. Çünkü artık etrafımızda o kadar çok çeşitte, bollukta kağıt var ki… Üstelik ucuz da... Hani sanırsınız ki eskiden pek ağaç yoktu da şimdi her yerden ağaç fışkırıyor. Oysa tam tersi… Ülkemizin kısa süre de çölleşmiş bir ülkeye dönüşeceği artık bilinen bir gerçek. Tutumlu ve daha dikkatli bir tüketici olmak bütçemiz için faydalı bir şey evet doğru ama aynı zamanda yaşadığımız ülkemiz ve dünyamız için de faydalı. Nice üçüncü yıllara…

+1T’den Aklımda Kalanlar

+1T… Yazılı medya’da tasarımın, görselliğin önemi gittikçe artıyor. Hoş, bizim için zaten hep önemliydi ancak bu hissiyatı genelin paylaşması daha bir başka. Bugün ülkemizde gittikçe daha fazla insanın bu konuya kafa yoruyor olması önemli. Fevzi Yazıcı ve ekibi bunların başında geliyor. +1T, geçen yılki adıyla 5N1K1T, bu yıl daha başarılı bir organizasyon olarak karşımıza çıktı. Tabi zamanla tecrübe kazanıyor insan ve Zaman ekibi de her yıl üzerine yeni bir şeyler koyarak bu tecrübelerin boşa gitmemesini sağlamış. +1T’nin açılışına Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Sabah gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan katıldı. Bu, Türk yazılı medyasının tasarıma ve görselliğe verdiği önemi göstermesi açısından önemli bir gelişmedir. Etkinliğe 60 civarında İletişim ve Tasarım eğitimi alan öğrenci katıldı. Katılımcılar da oldukça sıkıydı; Milliyet gazetesi Görsel Yönetmeni Ali Acar, Hürriyet gazetesi Görsel Yönetmeni Reha Erdoğan, New York Times Sanat Yönetmeni Nita Kalish Klein, Boston Globe Tasarım Direktörü Dan Zedek, Anadolu Ajans’tan Abdurrahman Antakyalı, Sabah gazetesi’nden karikatürist Salih Memecan, Fevzi Yazıcı’nın ev sahipliğinde izleyicilerle buluştular. Program genel olarak şöyleydi; Örneğin Dan Zedek bir yandan projeksiyonla perdede Boston Globe’da hazırladıkları işleri gösterirken bir yandan da o örneği gösterme nedeninin anlatıyordu. Bazı örnekler fikir yönünden son derece yaratıcıyken bazı örnekler güzelliğinden değil de haberin verilmesi, zamanın darlığı vb. sıkıntılar içerisinde iş üretmek zorunda olan bir insanın tercihlerini; yani yaşanan durumları gözler önüne sermesi açısından iyi birer örnekti. Bu sunum sisteminin önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü yazılı medya’da (-ki en rahatı dergilerdir ve onların bile en çok 15 gün içinde yarısından fazlasının hazır olması gerekir) zamanlar çok kısıtlıdır ve bu dar zamanın içinde fikir ve/veya yaratıcılık ortaya çıkarılmalıdır. Bu, 1 saat içinde çerkes tavuğu ya da yaprak sarması hazırlamaya benziyor. Bu bir bayrak yarışıdır. Manşet belirlenip size söylendikten sonra bayrak size devredilir. Ancak o noktadan sonra topuklarınız kıçınıza vurarak koşmak yeterli değil; aynı zamanda güzel, “estetik” de koşmalısınız. Bu da konuyu “hazırlıklı olmaya” getiriyor. Mental ve fiziksel olarak sürekli hazırlıklı olmaya… Sürekli alıcıların açık olmasına, dinlemeye, okumaya, izlemeye, insanlarla iletişim halinde olmaya… Çevremdeki arkadaşlarıma, genç arkadaşlarıma sürekli “Okuyun!” çağrısı yapıyorum. Ne okuyayım? Ne okursanız okuyun. Bu da ayrı bir üzüntü. “Şunu okudun mu? Ben şu an bunu okuyorum. Şu kitabı bir an önce okumam lazım” konuşmaları yerine “Ne okursanız okuyun!”noktasında olmak durumun vehametini özetliyor. Dan Zedek’in programından sonra soru-cevap faslına geçildi. İzleyiciler iletişim ve tasarım öğrencileri. Ancak bir kişi kalkıpta “Beğendiğiniz fontlar nelerdir?” ya da “Yayın grafiğinde nasıl bir gelecek görüyorsunuz?” tarzında soru sormadı. Genç bir kızın “Ölürken son sözleriniz neler olurdu?“ sorusu hala kulaklarımda çınlıyor. Zedek bu soruya cevap bile vermedi. Bunun yerine “Bir gün nasıl bir tasarımcı olarak hatırlanmak isterdiniz? İnsanların sizi hangi fikirlerinizle, işlerinizle, hangi tasarım felsefenizle hatırlamalarını isterdiniz?” gibi bir soru sorulabilirdi. Eminim yine hemen cevap veremezdi. Ama inanın uçakta evine giderken bile bunu düşünürdü. “Ben öldükten sonra nasıl bir tasarımcı olarak hatırlanmalıyım? diye… Biri bana böyle bir şey sorsa günlerce düşünürdüm. Bir başka genç arkadaş, Milliyet Görsel Yönetmeni Ali Acar’a dert yandı. İletişim mezunu olmasına rağmen sektöre girmekte sıkıntı çektiğinden, uygun şartlarda çalışma imkanı bulamamaktan bahsetti. Hatırlıyorum da on sene önce Fevzi bey’in yanında staj yapmak için Isparta’dan kalkıp gelmiştik. Cep telefonunun, internetin günümüzdeki gibi yaygın olmadığı o zaman, bu imkana Isparta’dan “kovalayarak” sahip olmuştuk. Yanında geçirdiğimiz bir ay’da oradaki birçok insanı sorularımızla, etrafta koşturmamızla, taleplerimizle, merakımızla yemin ediyorum “bıktırmıştık.” Bir sekreter gibi elimizde buruşmuş not defterlerimizle dolaşırdık. Her şeyi sorar, her şeyi not alırdık. “Fotoğrafta kadraja şöyle dikkat edilir… Kağıdın su yönü demek şu demektir… Tambur tarama şöyle taramadır…” Sonra arkadaşlarımla akşamları notlarımızı karşılaştırıp eksiklerimizi tamamlardık, temize çekerdik. Okula dönünce o notları diğer arkadaşlarımıza da dağıttık; herkes istifade etsin, eksiğini kapatsın diye… Bugün biz de ya da diğer dergilerdeki genç stajyer arkadaşları gördüğümde gülümsemekten kendimi alamıyorum… İşleri çook ama çok zor. Bu tür etkinliklerin önemi büyük ve bunları düzenleyenler üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getiriyor. Ancak bunlara katılan genç arkadaşların “kıymet” bilmesi lazım. “İstemeleri” lazım. Çünkü siz istemeden kimse size bir şey öğretemez. Lütfen okuyun! Ne okursanız okuyun…

Joker Üzerine Notlar

Joker, Harvey Dent’le hastanedeki sahnelerinde hesapsızlıktan, plansızlıktan dem vuruyordu. Joker’in kaos ve anarşiyi öven, ajitasyon ve manipülasyon yüklü konuşması Dent’i “İki Yüz” karakterine dönüştürdü. Joker’in yüzündeki yarayla ilgili anlattığı hikayelerden biri de karısıyla ilgilidir. Bu hikaye, Batman çizgiroman serilerinden birinde (Batman – The Killing Joke)(1) geçen bir hikayedir ve burada Joker karakterinin orijini anlatılır. Joker’in bir zamanlar nasıl iyi kalpli bir adam olduğu, nasıl bir dönüşüm geçirdiği anlatılır. Albüm muhteşem; çizgiroman meraklılarına tavsiye ederim. Aslında bu ayrıntı bile başlı başına Nolan kardeşlerin senaryo aşamasında bu işe ne kadar önem verdiklerini, işlerini ciddiye aldıklarını dahası işlerini ne kadar severek yaptıklarını gösteriyor. Joker bir anarşist... Alfred’in de dediği gibi “Bazıları sadece dünyanın yanışını izlemek ister”. Ölümden korkmuyor Joker; hatta bunu istiyor bile denebilir. Peki ama neden? Cehennem Silahı’ndaki polis Martin Riggs’den bir farkı yok; o da intihara meyilli. Eceline susamış gibi hareket ediyor. Batman onu aşağı attığında ölümüne doğru düşerken bile kahkahalar atıyordu. Bu arada bu sahne, Tim Burton’ın Batman’indeki(2) final sahnesine, ilk Joker’in öldüğü sahneye bir gönderme niteliğinde. Tabi bu kez Jokeri öldürmemiş olmaları büyük şans. (Gerçi bu kez de Joker’i canlandıran Heath Ledger öldü. Ne kader ama… Tam anlamıyla lanetli bir karakter.) Joker, Harvey Dent’le hastanedeki sahnelerinde hesapsızlıktan, plansızlıktan dem vuruyordu. Joker’in kaos ve anarşiyi öven, ajitasyon ve manipülasyon yüklü konuşması Dent’i “İki Yüz” karakterine dönüştürdü. “Plan yaparsan böyle geri döner başına patlar işte” diyerek onu kaos iklimine sürüklemişti. Ama Joker herkesten daha plancı ve hesapçı... Öyle ki her şeyi en ince ayrıntısına dek düşünüyor. Joker b, c, d planı olmadan ekmek almaya bile gitmeyecek biri. Onun kaos hakkında söylediği, kendisiyle çelişen sözleri de kaos ve anarşinin bir karakter üzerinde vücut bulmuş hali değil mi? Joker’in “ele verir talkımı kendi yer salkımı” durumu karakterin dengesizliğinin bir göstergesi. Peki Joker ne istiyor? Hayattan beklentisi ne? Amacı ne? Bunu kendisi de bilmiyor. “Ben arabanın peşinden koşan köpek giyim. Yakalasam ne olacak? Yine de yapıyorum.” sözleri, onun da kendisiyle ilgili oturup düşündüğünü, belki de “ben neden böyleyim?” sorusunu kendisine sorduğunu gösteriyor. “Bazıları sadece dünyanın yanışını izlemek ister”… Nedensellik bizim için çok önemli. “Her şeyin bir nedeni olmalı”. düsturu biz normal insanlar için hayati değer taşıyor. Sebebini anlayamadığımız davranışlar bizim için “dengesizlik” demek. Sebep-sonuç ilişkisi her şey demek. Sevdiğimiz bir insan nedenini anlayamadığımız bir davranışta bulunduğunda, bu sıradan bir şey bile olsa rahatsız oluyoruz. Sebebini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü anlaşılmaz, nedensiz bir davranış, biz normal insanlar için kabul edilebilir bir durum değil. Ed Gain gibi neden böyle insanlar oldukları, cinayet işledikleri hala tartışılıyor ve hala bu davranışların nedeni anlaşılabilmiş değil. Bizim için “neden”leri anlamak önemli çünkü anlayabildiğimiz ölçüde “kabulleniriz”. Belki katılmayız ama kabullenebiliriz. Anlayabildiğimiz ölçüde konumlandırırız insanları ve konumlandırabildiğimiz ölçüde kendimizi rahat ve güvende hissederiz. Dostlarımız, arkadaşlarımız, düşmanlarımız, rakiplerimiz… Kendimizce gizli listelerimiz vardır. Herkes bu listede bir yerdedir. Anlayamadığımız insanların hayatımızda fazla yeri de olmaz. Çünkü bunlar koca bir soru işaretidir. Yeşim Demir şöyle diyor; “Bizi korku ve sonuçlar yönlendiriyor”.(3) Hayatımızda, kontrol, düzen ve huzuru sağlamak bizim için çok önemli. İntihar ederken biryandan da birçok cana kıyan bir insanı siyasi amaçlarından dolayı kabullenmesekte bir yere kadar anlayabiliriz. Ancak ya sebepsiz yere öldüren bir insan? Ya hiçbir amacı, beklentisi olmadan bunu yapan biri? Bu saf bir psikopatlıktır ve günlük hayatımızda da bu tür insanlara çok az rastlarız. Belki de Joker gibi kurgu karakterlerin izleyicinin bu kadar ilgisini çekmesinin, onların üzerinde bu kadar etki bırakmasının nedeni budur. Gerçek hayatta görmek bile istemediğimiz bu insanları görmek, o gizli korkuyu, dehşeti sinemanın steril, kontrol altındaki ortamında yaşamak… Tıpkı zehirli bir yılanı, vahşi bir ayıyı kafesler ardından izlemek gibi… Kaynak: (1) http://en.wikipedia.org/wiki/Batman:_The_Killing_Joke (2) http://www.imdb.com/title/tt0096895/ (3) Yeşim Demir, Kırmız dergisi, No 14, S.10

19 Aug 2008

Sinemayla Bu Bağımız Neden?

Zaten robotik bir hayat yaşamıyor oluşumuz, medeniyetimizin sürekli çalkantılar yaşaması, ne kadar durağanlıktan uzak, gelişmeye ve yeniliklere açık bir canlı türü olduğumuzu göstermiyor mu? Örneğin maymunlar aleminde son 50 yıl’da yaşanmış büyük bir toplumsal olaydan söz edebilir miyiz? Sinemanın insan ve toplum yaşamı üzerinde gerçekten büyük bir etkisi var. Aynı şekilde insan ve toplumsal hayatın da sinema üzerinde… Bu aslında “yumurta ve tavuk” hikayesiyle aynı; iki açıdan da doğru. Hayatımızda yer alan iyi/kötü her şey sinema için bir malzeme. Sinema bu malzemeyi alıp bize geri izletiyor. Yani aslında biz zaten gördüğümüz/oynadığımız bir filmi tekrar izliyoruz. Kulağa pek hoş gelmiyor değil mi? Peki o zaman neden bunu yapmaya devam ediyoruz? Neden cebimizdeki parayı filmlere yatırmaya, sinema önlerinde kuyruklarda beklemeye, bu endüstriyi doğumhane önünde çocuğumuzu bekler gibi takip etmeye devam ediyoruz?

Belki de bunun cevabı sinemanın bize bir kokteyl sunması. Ortalama bir insan hayatında acı - tatlı belli deneyimleri, duyguları yaşar. Birbirimize çok benzediğimiz edebiyatını bilirsiniz. “İnsanlar birbirine benzer” başlıklı genellemelerin içini istediğiniz kadar doldurabilirsiniz. Çoğu da garip şekilde doğrudur. Yani hakikaten dünyanın iki ucunda yaşayan iki ademoğlu çoğu yönden birbirine benzer (tabi iki örneğimizin de erkek ya da her ikisini de kadın olduğunu varsayıyorum. Diğer şık apayrı bir alem).

Ancak aslında biz, bir o kadar da çeşitli, farklı hayatlar yaşayan farklı karakterleriz. Zaten robotik bir hayat yaşamıyor oluşumuz, medeniyetimizin sürekli çalkantılar yaşaması, ne kadar durağanlıktan uzak, gelişmeye ve yeniliklere açık bir canlı türü olduğumuzu göstermiyor mu? Örneğin maymunlar aleminde son 50 yıl’da yaşanmış büyük bir toplumsal olaydan söz edebilir miyiz?

İşte gerek toplum gerekse bireysel yaşantımızdaki bu çeşitlilik, bu zenginlik eğlence endüstrisinin başlıca beslenme kaynağı; sinema da buna dahil.

Bu işin izleyiciyi ilgilendiren yönü ise, izlediğimiz her filmle yaşamadığımız deneyimleri (sanal da olsa) yaşıyor olmamızdır. Bu sanal deneyim bizi hayatımızı sorgulamaya yöneltir. Kararlarımızı, fikirlerimizi, inançlarımızı… Bu kulağa pek sağlıklı bir durum gibi gelmiyor farkındayım ancak insanoğlu zaten etkilenmeye müsait bir yapıda ve zaten günlük hayatımızda pek çok şeyin etkisi altındayız. Bizi etkilemeye çalışan onca mal/hizmet/insan faktörü içinde sanırım en masumu yine sinema oluyor bu durumda...

İzlediğimiz/yaşadığımız bu sanal deneyimler belki de bunları gerçek hayatta yaşamak zahmetinden kurtarıyor bizi… ya da yaşama hatasından. Bazen de özendiriyor, teşvik ediyor, yaşamaya davet ediyor bizi. Dediğim gibi, sinemanın bizim üzerimizde bizim de sinemanın üzerinde büyük bir etkisi var.

Dizi Kuşağının Yeniden Doğuşu

Günümüzde TV dizilerinin bu kadar popüler olmasının nedeni nedir? Öyle ya bu yeni bir durum değil. TV izleyicisi yaklaşık son 30 yıldır dizilere aşina. Üstelik bunun son on senesine kadar doğru düzgün internet, DVD vb. medyalarda yoktu.
Geçenlerde Empire “50 Greatest TV Shows” yani en iyi 50 dizi listesini yayınladı. Benzer listeler daha öncede farklı sinema / TV dergileri tarafından da (örneğin TV Guide) (1) yayınlamıştı. İşte listenin Top 5’i;
1 – The Simpsons (1989 – devam ediyor) 2 – Buffy The Vampire Slayer (1997 - 2003) 3 – The Sopranos (1999 - 2007) 4 – The West Wing (1999 - 2006) 5 – Lost (2004 – devam ediyor)
Listenin tamamını Empire’ın web sitesinden görebilirsiniz.(2) Bugün TV dizileri hiç olmadıkları kadar popülerler. Hemen herkesin takip ettiği en az bir dizi var. Hatta izlediğimiz dizilere göre birbirimizi belli kalıp ve zevk ölçülerine yerleştiriyoruz. IT, reklam, halkla ilişkiler sektöründeyseniz ve Lost’u izlemiyorsanız bu bir günah. The Sopranos “old school” (bu da filmde çok kullanılan bir tabir) gelenekçi yapıdaki, Akdeniz kültürü karakteristikleriyle gurur duyan izleyicinin (özellikle erkeklerin) favorisi.
Tanıştığımız insanlarla sohbet kısa sürede dönüp dolaşıp takip ettiğimiz dizilere geliyor. Yani bu, “hangi takımı tutuyorsun?”dan pekte farklı bir soru değil artık. Muhatabımızın verdiği cevaba göre de onu hemen kafamızda konumlandırıyoruz; “Hımm demek 24’ü izliyor hala. Allahım! Ne banal!” ya da “Demek Futurama ha! İşte benim kafadan. Espri anlayışı gelişmiş biri. Bu kesin Star Wars ve Terminator’den de hoşlanıyordur” ...ve genelde öyle de oluyor. Benzer zevkler, benzer karakter yapılarının bir işareti değil midir? Peki günümüzde TV dizilerinin bu kadar popüler olmasının nedeni nedir? Öyle ya bu yeni bir durum değil. TV izleyicisi yaklaşık son 30 yıldır dizilere aşina. Üstelik bunun son on senesine kadar doğru düzgün internet, DVD vb. medyalarda yoktu. Tek eğlencenin TV olduğu dönemlerde bile diziler eğlence dünyasında bu kadar önemli bir gündem maddesi değildi. Acaba dizi sektöründeki bu gelişmeler, TV’lerin sinema ve DVD sektörüne kaptırdığı (film) izleyici kitlesini yeniden kazanma hamlesi mi? Neden olmasın? Sonuçta büyük bir izleyici kitlesi yeniden ekran başına kilitlenmiş durumda. Üstelik sonuçlar da oldukça tatmin edici. Yani bir diziyi beğenmezseniz bu size sadece bir ya da birkaç bölümlük bir zaman kaybına malolur. Üstelik başka alternatiflerde (hem de birçok alternatif) sürekli elinizin altında. Tek yapmanız gereken zap yapıp bir diğer diziye geçmek ya da saatini beklemek. Siz sadece dizi izlemek izleyin yeter ki…
Dediğim gibi dizi konusu TV izleyicisi için yeni bir konu değil. Yeni olan şey, dizilerin günümüzde ortalama bir izleyici hayatında daha fazla yer işgal ediyor oluşu. Bunun temelde iki önemli nedeni var. Birincisi yapımcı şirketlerin bu işe daha fazla para harcaması. İkincisi de senaristlerin başarısı.
Bugün Lost, Battlestar Gallactica, Buffy, Heroes, 24 ve daha birçok dizi, prodüksiyona yapılan yatırımın karşılığını veriyor yapımcı ve yatırımcılarına. Hem de fazlasıyla. Burada görsel efektler, set, dekor tasarımı en büyük bütçe kalemlerini teşkil ediyor. Ve yine bunlar sayesinde diziler dizi olmaktan öte büyük bütçeli birer Hollywood yapımına dönüşüyor. Ancak yine aynı sebepten dolayı da izleyicinin büyük beğenisini topluyorlar. Çünkü izleyici, bir dizide bu kadar para harcanması ve böyle bir prodüksiyon hazırlanmasına alışık değil. Gördükleri karşısında izleyicinin ilk tepkisi “Vay bee, amma para harcamışlar bu işe…” oluyor. Yapılan işe saygı ve hayranlık duyuyor. Tam bu nokta da ikinci önemli şeyden; senaryodan bahsetmek gerek. Günümüz dizilerinin başarısındaki en büyük etkenlerden bir diğeri de hiç kuşkusuz sıra dışı senaryoları. Günümüzün dizi senaristleri, izleyiciyi tekrar TV karşısına çekmek, onu şaşırtmak, etkilemek, şok etmek ve yapıma bağımlı hale getirmek gibi zor bir görevin altından başarıyla kalkmış durumdalar. Aslında yaptıkları şey, temelde günlük hayatı daha fazla ve daha “olduğu gibi” senaryolarına taşımak oldu. Önceden bunlara pek rastlanmıyordu çünkü TV yöneticileri bazı ahlaki ve toplumsal kaygılara daha hassasiyetle yaklaşıyordu. Irk, din, cinsel tercih, politika gibi konular “açıkça” ifade edilmiyordu.
Değişen dünya, TV yöneticilerinin bu direnişini kırdı. Kırdı çünkü ayakta kılmak, para kazanmak istiyorlarsa acilen bir şeyler yapmak zorunda olduklarını biliyorlardı. Tam bu noktada, 1989’da “The Simpsons” yayına başladı. Sonuçlar inanılmazdı. Kaba, görgüsüz, kıt akıllı bir adam; haylaz, saygısız bir evlat ve genel olarak hemen her tür ahlaki değerle alay edilen bu dizinin başarısı yapımcılara aradıkları ışığı göstermiş oldu. Yapmaları gereken tek şey senaristlerin yularlarını biraz gevşetmek ve daha özgür hareket etmelerini sağlamaktı. Öylede oldu. Peki ya sonuç? Yaratıcı zekanın en güzel örneklerini bugün evlerimizde keyifle izliyoruz. Şaşırıyoruz, etkileniyoruz, şok oluyoruz ve bağımlı hale geliyoruz.
Gerçi bu noktada ufak bir sorun çıktı. Senaristler, kendilerinin sayesinde TV’lerin küllerinden yeniden doğup, palazlanıp, para kırmaya başladıklarını görünce (haklı olarak) zam istediler. Cevap olarak nanik işaretini alınca da greve gittiler ama bu ayrı bir konu…

Süper Kahramanlara Saygılı Olmak

Burada eğlence dünyası tarafından ihmal edilmiş dev bir topluluktan söz ediyoruz. Ticari hacme sahip, önemsedikleri şeylere değer verdiğinizi gösterdiğinizde size bunun karşılığını seve seve vermeye hazır evrensel büyüklükte bir topluluktan. Bu sene çizgi roman uyarlamalarında bir patlama yaşıyoruz ve daha yaşayacağız da. Bu durum çizgi roman tutkunları için harika bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Öyle ya eskiden yılda bir tane fantastik film olsa mest olan çizgi roman tutkunları bu sene adeta doyacaklar. Geçtiğimiz birkaç yıl da bundan farklı değildi aslında ve öyle görünüyor ki çizgi roman uyarlamalarının beyazperde serüveninde pek çok engel aşılmış görünüyor. Eskiden -kabaca 90’ların sonlarına dek diyelim- bu sadece hayaldi. Hayaldi derken, evet bu tarihe dek yine pek çok çizgi roman uyarlaması hikaye/kahraman beyazperdeye uyarlanmıştı ancak sonuçlar tam bir felaketti. Bunun temelde iki nedeni vardı; 1-Teknik yetersizlikler (özellikle de görsel efekt teknolojisinin yetersiz olması) 2- Bu işin ciddiye alınarak, severek yapılmaması. Örneğin 1977 tarihli Örümcek-Adam’da Nicholas Hammond’ın(1) canlandırdığı kahramanımız örümcek, ne ağı yardımıyla göklerde süzülebiliyor ne de duvarlarda gezinebiliyordu. Şey, aslında duvarlarda gezinebiliyordu tamam ama bu, yerde gezinip sonra kamerayı yan döndürmek suretiyle bize yutturulmaya çalışılan bir illüzyondu. Ağ atma, süper reflekslerini kullanma gibi yeteneklerden de yoksun olan böyle bir “Örümcek Adam”ı izlemek ne kadar eğlenceliyse çizgi roman hayranları da işte o kadar eğlenmişti. Ya da 1978 tarihli Hulk’ı(2) hatırlayanlar bilir. Dünya vücut geliştirme şampiyonlarından Lou Ferrigno’nun Hulk’ı canlandırması iyi bir fikir gibi görünmüştü ancak sorun şuydu; Hulk’ımız hiçte 2 metrenin üzerinde bir dev gibi durmuyordu çünkü Lou Ferrigno 1.60 boylarında bir sporcuydu. Bir zıplayışta kilometrelerce mesafeyi de kat edemiyordu. Elbette durum böyle olunca bu tür filmler tam bir çöplük olmaktan öteye gidemedi. Bu, izleyicinin filme sırtını dönmesine, yapımcıların da zarar etmesine neden oldu. Eğer işin içinde ticari başarı ya da eleştirel takdir yoksa filmin kaderi belirlenmiş oluyor. Dahası, bu durum emsal filmlerinde daha doğmadan kurban edilmelerine neden oluyor. Böylece çizgi roman uyarlamaları uzun bir süre uzak durulan (uzak durulmasında fayda görülen) bir tür olarak bir köşeye atıldı. Aslında çizgi roman en azından sinema kadar evrensel bir iletişim ve eğlence dili. Bugün dünyanın her yerinden, her kültürden, inançtan, yaş ve eğitim grubundan pek çok insan “çizgi roman” gibi ortak bir sevgi ve alışkanlık bağıyla bağlı. Üstelik bu sevgi oldukça derin; taa çocukluktan başlayan bir sevgi. Burada eğlence dünyası tarafından ihmal edilmiş dev bir topluluktan söz ediyoruz. Ticari hacme sahip, önemsedikleri şeylere değer verdiğinizi gösterdiğinizde size bunun karşılığını seve seve vermeye hazır evrensel büyüklükte bir topluluktan. Sam Raimi bu gerçeği es geçmeyerek bunu ilk başaran yönetmen oldu. Aynı öyküyü (Örümcek-Adam)(3) çeken Sam Raimi, Stan Lee ve Steve Ditko gibi örümcek adamın yaratıcıları ve çizgi roman dünyasının ağır toplarını arkasına alarak bu filmi ne kadar ciddiye aldığını gösterdi. Tobey Maguire, Willem Dafoe, Kirsten Dunst gibi tanınmış oyunculardan oluşan sıkı bir oyuncu kadrosu kurdu. Müzikleri büyük usta Danny Elfman’a emanet etti. Dan Abrams, Barclay Aaris gibi isimlerden oluşan sıkı bir ekibe de görsel efektleri emanet etti. Böylece çizgi roman hayranları sonunda bu işi ciddiye alan bir yönetmenle karşı karşıya olduklarını anladılar. Sonucu hepimiz biliyoruz. Örümcek-Adam serisinin her biri dünya çapında hasılat rekorları kırdı. Açılış haftasında 114,844,116 milyon dolar’lık bir gelir getirmesi sadece başlangıçtı. Sonuç ekibi memnun etti. İzleyicileri memnun etti. Yapımcıları memnun etti. Bugün artık çizgi roman uyarlamalarına gereken hassasiyetin gösteriliyor oluşunu görmek büyük bir mutluluk. Tabi bu durum, konu sıkıntısı çeken endüstri için de tam bir ferahlama oldu ki bu da işin başka bir boyutu. Bu sene tam bir fantastik ve süper kahramanlar yılı olacak gibi görünüyor. Ne diyeyim; Yihuu! Kaynak: (1) The Amazing Spider-Man (1977)http://www.imdb.com/title/tt0075671 (2) The Incredible Hulk (1978) http://www.imdb.com/title/tt0077031 (3) Spider-Man (2002) http://www.imdb.com/title/tt0145487

Sevgili Yönetmen; Mektubuma Başlarken…

Düşünsenize bugün acaba kaç yönetmen bu durumu yaşıyor? Yani acaba Zeki Demirkubuz, Spielberg, Kim Ki-Duk kaç izleyicisinden tenkit ya da takdir mektubu alıyor? Aslında daha da önemlisi acaba bugün kaç izleyicinin aklına izlediği filmle ilgili görüş, eleştiri, takdirlerini bir mektup (hadi e-mail olsun) fax vb. yolla filmin yönetmenine yollamak geliyor? Bu ay size, izleyicileri tarafından Rus yönetmen Andrey Tarkovski’ye Ayna (Zerkalo – 1975) filmi için gönderilen mektuplardan bazılarını sunacağım. Sizin de okuyacağınız üzere bu mektuplardan bazıları oldukça güzel, takdir dolu, bazıları ise öfke ve eleştiri dolu; *** “Filminiz Ayna’yı izledim. Hem de sonuna kadar. Oysa biraz olsun bir şeyler anlayabilmek, filmdeki kişileri, olayları, anıları bir şekilde birbirine bağlayabilmek için samimiyetle kendimi zorlamaktan daha ilk yarım saatte başıma ağrılar girmişti… Biz zavallı seyirciler iyi, kötü hatta genelde çok kötü filmler izleriz; bazen vasat da olabilirler, bazen de tam anlamıyla sıra dışı. Bir biçimde hepsini de anlamak mümkün. Onları ya beğenirsiniz ya da burun kıvırır, unutup gidersiniz. Ama ya bu?...” Leningrad’dan inşaat mühendisi bir bayan izleyici(1) *** “Ne zevksizlik, ne saçmalık! İğrenç bir şey! Bence filminiz tam bir fiyasko. Seyirciye biraz olsun yaklaşamıyor bile, oysa en önemli unsur seyirci değil midir? (Ayna filmi için görüş bildiren bu izleyici, o dönem Sovyet Rusya’sında, işi sinema dalından sorumlu siyasi komiserden hesap sormaya dek vardırmış.) Nasıl oluyor da Sovyetler Birliği’mizin sinema sorumluları böyle bir kepazeliğe göz yumabilmişler?” Sverdlovsk’dan bir başka mühendis izleyici.(2) *** “Tarkovski’nin filmi Ayna, bütün Moskova’da olduğu gibi Bilimler Akademisi Fizik Enstitüsünde de büyük ilgi topladı. Filmin yönetmeniyle şahsen tanışma isteğini ne yazık ki çok az kişi gerçekleştirebildi. Tarkovski’nin filmsel malzemeyle nasıl olup felsefi açıdan nasıl olupta bu denli derin bir yapıt ortaya çıkarabildiğini kavramakta güçlük çekiyoruz. Sinema seyircisi alışmıştır; gittiği filmde bir öykü, bir eylem, kahramanlar ve genellikle bir happy end’le karşılaşmayı bekler. Tarkovski’nin filmlerinde de bu tür unsurlar arıyor, sonrada hayal kırıklığı içinde evine dönüyor, çünkü umduklarının hiçbirini bulamamıştır. Bu film ne anlatıyor? İnsanları. Ama off voice’ı Inokenti Smoktunovski’nin(3) üstlendiği somut bir insanı değil. Hayır. Bu, daha çok senin hakkında, baban, ve büyük baban hakkında bir film. Bu, senden sonra yaşayacak ama yine de ‘sen’ olan insanı anlatan bir film. Dünyanın bu yüzünde yaşayan bir insanı anlatıyor. İnsan dünyanın bir parçası ama dünya da onun bir parçası. Geçmişe ve geleceğe karşı kendi hayatını ortaya koymalı. İşte filmin konusu. Bu filmi hiçbir iddia taşımadan, öylesine izleyin ve kendinizi Bach’ın müziğiyle Arseni Tarkovski’nin(4) şiirlerine kaptırıp gidin! Tıpkı yıldızları, denizi, güzel bir manzarayı izler gibi… Matematiksel bir mantığa bu filmde rastlayamazsınız. Zaten matematiksel mantığın insanın ne olduğunu ve yaşamının anlamını açıkladığı nerede görülmüş ki?” Bu yazı, Bilimler Akademisi Fizik Enstitüsü’nün duvar gazetesinde çıkmış ve bir enstitü çalışanı tarafından Tarkovski’ye gönderilmiştir.(5) *** “Ayna için çok teşekkürler. Her şey, aynen çocukluğumdaki gibi… Bunu nasıl öğrenebildiğinizi merak ettim doğrusu. O zamanda tıpkı böyle bir rüzgar, bir fırtına esmişti… ‘Galka, kediyi dışarı at! Diye bağıran bir büyükanne… karanlık bir oda… Gaz lambası da sönmüştü… ve anne yolu gözlemekten sıkışan ruhlar… Çocukta bilincin uyanması, filminizde ne de güzel anlatılıyor!... Tanrım her şey ne kadar da doğru… gerçekten de annelerimizin yüzlerini tanımıyoruz. Ve her şey ne kadar da yalın, ne kadar doğal. Biliyor musunuz, o karanlık sinema salonunda, yeteneğinizin ışıklandırdığı bir perde parçasına bakarken, hayatımda ilk kez yalnız olmadığımı hissettim.” Gorki’den bir izleyici. *** “Mektubumun nedeni Ayna... Hakkında söz söylemeye bile cüret edemediğim ama içinde yaşadığım bir film bu.” Leningrad’dan bir işçi.(6) *** “Bugüne dek herhangi bir yönetmen ya da yazarla izlenimlerimi paylaşmayı hiç düşünmedim. Ama şimdi çok özel bir durum söz konusu; Bu film, ruhunu ve düşüncesini, huzursuzluk ve görüşler yükünden kurtararak insanı dilsizlik lanetinden azat ediyor. Filminizin tartışıldığı bir toplantıya katılmıştım. Fizikçisi, edebiyatçısı hepsi aynı görüşteydi; İnsancıl, dürüst ve gerekli bir film; yazarına teşekkür borçluyuz. Tartışmada söz alan tek tek herkes şöyle dedi; Bu film beni anlatıyor.” Nobosbirsk’den bir öğretmen.(7) Bu mektupları Andrei Tarkovski’nin “Mühürlenmiş Zaman” isimli kitabından birebir aldım. Ancak benim asıl ilgimi çeken, bir izleyicinin filmi izledikten sonra düşüncelerini, eleştirilerini, takdir ya da tenkitlerini oturup yazmazı. Sonra da bunu filmin yönetmenine yollaması. Bu ne kadar tuhaf geliyor kulağa… Düşünsenize bugün acaba kaç yönetmen bu durumu yaşıyor? Yani acaba Zeki Demirkubuz, Spielberg, Kim Ki-Duk kaç izleyicisinden tenkit ya da takdir mektubu alıyor? Aslında daha da önemlisi acaba bugün kaç izleyicinin aklına izlediği filmle ilgili görüş, eleştiri, takdirlerini bir mektup (hadi e-mail olsun) fax vb. yolla filmin yönetmenine yollamak geliyor? Elbette onların iletişim bilgilerine ulaşmak kolay değildir... ya da belki de öyledir… Yani kaç kişi denedi, ne kadar uğraştı ki? Bugün bir yönetmenin biz izleyicisinden bu tarz bir mektup ya da ona benzer bir geri dönüş aldığını gözümün önüne getiriyorum da eminim o da şok olurdu. Her yerde bundan bahsederdi ve eminim bir ödül kazanmış kadar mutlu olurdu. Çünkü bu, izleyicinin (sinema eleştirmeni değil, köşe yazarı, editör ya da sektörden biri değil, doğrudan izleyicinin) sanatçıyla temasıdır. Ve bir sanatçıyı besleyen, ona mesafe kat ettiren en önemli dinamiklerden biri de budur. İletişim çağında yaşıyoruz ve iletişim araçlarını eskiye göre daha verimsiz kullanıyoruz. Ne kadar ironik değil mi? Kaynak: (1) Mühürlenmiş Zaman, Afa Sinema yayınları, İstanbul Mart 2000. Üçüncü basım. S8 (2) A.g.e. S8-9 (3) Ünlü Rus tiyatro ve sinema oyuncusu Inokenti Smoktunovski, Ayna’da “anlatıcı” metnini okumuştur. (4) Ünlü Rus şair Arseni Tarkovski, yönetmen Andrei Tarkovski’nin babası’dır. Andrei babasının şiirlerine bazı filmlerinde (Ayna, Stalker) yer vermiştir. (5) A.g.e. S10 (6) A.g.e. S11 (7) A.g.e. S12

250 Kez Tekrar Edilen Replik

Burada asıl önemli nokta şu; belli bir tekrardan sonra artık “ezberleme” aşaması bitiyor; karakterle bütünleşme, “o” olma ve karaktere ruh katma aşaması başlıyor. James Lipton’ın sunduğu ve 1994 yılından beri yayın hayatını sürdüren Inside The Actors Studio sinema dünyasına emek vermiş konuklarıyla harika bir TV programı. Digiturk’de yayınlanan programın geçen ay ki konuklarından biri de Sir Anthony Hopkins’di. Hopkins’in programa bu ikinci konuk oluşuydu; yaklaşık 10 yıl önce bir kez daha konuk olmuş ünlü oyuncu.(1) Hopkins’in repliklerini ezberleme tarzı üzerine daha önce birkaç yerde daha bazı şeyler duymuştum. Ancak bunların söylenti mi, abartı mı yoksa doğru mu olduğunu bilmiyordum. Buna göre Hopkins her repliğini 250 kez tekrar edermiş. Kısa ya da uzun tüm repliklerini... Ve Lipton sohbet esnasında ünlü oyuncuya bu konuyu sorduğunda ünlü oyuncu bunun doğru olduğunu söyledi. Peki neden 250? Bunun yanıtını Hopkins’de bilmiyor ama böyle bir sistem geliştirmiş kendince. İşi oyunculuk olan, bu işten para kazanan bir insan yazılanı ezberleme konusunda sıradan insanlardan doğal olarak daha iyidir. Rolüne göre bir repliğini belirli bir sayıda tekrarla ezberlemiş olur. Burada asıl önemli nokta şu; belli bir tekrardan sonra artık “ezberleme” aşaması bitiyor; karakterle bütünleşme, “o” olma ve karaktere ruh katma aşaması başlıyor. Burada tam olarak canlı bir karakterle, hayali bir karakterin “bir” olmasından bahsediyorum. İşte tam bu noktadan itibaren oyuncu karakterine benliğinden birşeyler katmaya, onu ete kemiğe büründürmeye başlıyor. Hopkins’in performansıyla Oscar ödülü kazandığı Hannibal Lecter karakterini alın. Aslında bu rol daha önce bir başka büyük İngiliz oyuncu Brian Cox tarafından canlandırılmıştı ve hiçte fena bir perfomans göstermemişti.(2) Ancak “iyi” performans’la “mükemmel” performans arasında fark var. Ve burada farklılığı getiren Hopkins oldu. Üstelik Hopkins, Oscar’ı en kısa süreli performans’la alan oyunculardan biri olmuştur. (Hannibal Lecter ekranda sadece 17 dakika görünmüştü.)(3) Bugün “Hannibal Lecter” diyince kaçımızın aklına Brian Cox perfomansı geliyor? İşte bu farklılığı getiren, Hopkins’in karakteri ele alış, onu özümseme ve bir sonraki aşama olan, senaryoda yazılanın dışında karakterine yeni özellikleri katma başarısı olmuştur. Örneğin Hopkins, Lecter karakteri üzerinde çalışırken onun gözlerini pek kırpmayan bir karakter olması gerektiğine karar vermiş. Thomas Harris’in romanındaki Lecter karakteri zaten pekçok özelliğiyle sıradan bir insanın ötesinde bir kişilik; dahi bir sosyopat’tır. Hopkins çekimler esnasında gözlerini mümkün olduğunca kırpmayarak bunu hayata geçirmiştir. Hopkins’in kaıt üzerindeki Lecter karakterinde gördüğü bir diğer önemli ayrıntı da karakterinin sesinin tonudur. Böylesine bir karakterin sesinin, kelimeleri kullanma, konuşma tarzının normal bir insanınkiyle aynı olması düşünülemez elbette. İşte bu noktada Hopkins’in aklına Stanley Kubrick'in 2001: A Space Odyssey filmindeki bilgisayar HAL-9000’in sesi gelir. İniş ve çıkışları fazla olmayan, rahatsız edici, adeta tekdüze bir ses… Karakterine son rötuşları da atmıştır Hopkins. Bu noktadan itibaren sinema izleyicisi adeta büyüleyici bir oyunculuk gösterine şahit olur. Hopkins o kadar başarılıdır ki rol arkadaşı Jodie Foster bile “Ondan ödüm kopmuştu” itirafında bulunur. İşte biz sinema izleyicisini bu denli büyüleyen, neredeyse gerçek olduğuna inanacağımız kadar bizi etkileyen böylesine performansların altında bir oyuncunun karakterinin gelişimine verdiği önem, onunla özdeşleşme konusunda gösterdiği hassasiyet yatıyor. Kaynak: (1) http://www.bravotv.com/Inside_the_Actors_Studio/guest/Anthony_Hopkins (2) http://www.imdb.com/title/tt0091474/ (3) http://en.wikipedia.org/wiki/Anthony_Hopkins

Sahip Olduk Dibe Vurduk

Dövüş Kulübü şu temel fikri bize söyler; “Sahip olduklarımız bizim sahibimizdir.” İletişim çağında iletişimden kopuk yaşayan birey “sahip olma” güdüsüyle evindeki boşluğu doldururken kalbindeki boşluğu bir türlü dolduramaz. 18 Mart 1980’de hayata veda eden Erich Fromm, Freud psikanalizini geliştiren en önemli birkaç düşünürden biriydi. Şöyle diyor Fromm; “Eğer sahip olmak, maddesel açıdan zenginleşmek mutlu kılsaydı, bütün batı toplumlarının buna ulaşmış olmaları gerekirdi. Ama kazanmak, sahip olmak, daha fazla tüketmek, gerçekte kendisine ve çevresine yabancılaşmış insanların korkularını ve bunalımlarını gizlemekte kullandıkları bir araçtır.”(1)
Maddesel açıdan bir şeylere sahip olmanın mutluluğa sahip olmakla eşdeğer olmadığını vurgulayan bir başka kişi de Amerika’lı yazar Chuck Palahniuk’du. Palahniuk üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra bir süre bir kamyon şirketinde tamirci olarak çalışır.(2) Bu arada Project Mayhem (Kargaşa Projesi) adlı kısa bir hikaye yazar. Bu hikaye zamanla Fight Club (Dövüş Kulubü) isimli kült romana dönüşecektir. Bu kitapta Palahniuk’ta Fromm’a benzer bir söylem geliştirir. Günümüz çağdaş toplumlarının ortak sıkıntısı olan huzur ve mutluluk arayışının nafile çabaları ve trajik sonuçlarını anlatır yazar.
Bu eser 1999’da David Fincher tarafından aynı adla (Fight Club) sinemaya uyarlanır. Film günümüzde kült mertebesinde kabul edilse de ne gariptir ki gösterime girdiğinde ABD'de 37,030,102 $, uluslararası alanda ise 63,823,651 $ elde eder.(3) Çoğu kişinin yorumu Amerikalıların filmi “anlamadıkları”! yönünde olmuştur ki hasılat rakamları da bu konuda bize bir fikir veriyor.
Dövüş Kulübü şu temel fikri bize söyler; “Sahip olduklarımız bizim sahibimizdir.” İletişim çağında iletişimden kopuk yaşayan birey “sahip olma” güdüsüyle evindeki boşluğu doldururken kalbindeki boşluğu bir türlü dolduramaz. Dahası aksi yönde bir sürü eleştiri / uyarı da almaktadır –ki bu kitap ya da filmler tam olarak bu misyonu yerine getiriyor ancak yine de ve hala birey olarak bu hastalıktan kurtulamıyoruz. Peki neden? Aslında sahip olma içgüdüsü ilk insandan bu yana değişmedi; bu daima toplumsal statümüzün bir göstergesi olageldi. Roma döneminde de, sanayi devrimi toplumlarında da, günümüz modern toplumlarında da böyle. Sorun farklı statülerden insanların, toplulukların, kavimlerin arasındaki iletişim problemi de değil; çünkü iletişim problemleri de her zaman ve koşulda yaşanageldi. Öyle ya, bugün geçmişteki gibi güvercinlerle ya da aylar süren mektup gönderimleriyle uğraşmıyoruz. Başka bir şehirdeki bir akrabamızı görmek için aylar süren yolculuklar da yapmıyoruz.
Sorun, günümüzde imkan sahibiyken ve ihtiyacımızda varken iletişim sorunlarını çözemiyor oluşumuz. Elimizde bir uzay mekiği var ama bir türlü kalkıpta Ay’a gidemiyoruz. Kabul görme ve ait olma ihtiyacımıza karşılık başarısızlık, ortada kalma korkumuz bizi ilkel bir korunma içgüdüsüne “kabuğuna çekilme” davranışına sevkediyor. Eski dostlarımdan Cem Dayıoğlu’yla film üzerine sohbet ederken “50 bin kere ’dibe vurmak’ lafı geçiyor filmde” demişti. Pek çok kişinin aklında kalan ve üzerinde uzun süre düşündüğü mesajlardan biri de “dibe vurmaktı” gerçekten. Kabuğuna çekilen bireyler olarak içimizdeki boşluğu harcama, sahip olma, oburca yeme gibi yeni yeni tatminlerle “hastalıklarla” doldurmaya çalışıyoruz. Fromm şöyle devam ediyor; “Sistemin (makinenin) işleyebilmesi için silik, kişiliksiz ve uyumlu klişe tipler gereklidir. Toplumsal yapı, bu ihtiyacını giderebilecek tipte iinsalar üretir. Sonrada onların bu kendilerine yabancılaşmış, korkak ve bunaltıcı ruh hallerini yalancı bir tatmine yöneltir. Çok tüketmek ve tüketilen malların marka değişiklikleriyle kişilikleri farklılaştırmak, aldatıcı bir doyum ve mutluluk görüntüsü verir. Ama içten içe herkes mutsuz, korkak ve acı içindedir.”(4) Dibe vuran ve sonra birşekilde hayatının muhasebesini yapabilenler yeniden dizlerinin üzerinde doğrulabiliyor ancak yazık ki bunlar sadece şanslı bir azınlık.
Dövüş Kulübü, insanın içinde bulunduğu bu açmazdan çıkabilmesi için bir uyarıcı, bir şok etkisi olarak fiziksel şiddeti ve kontrollü bir anarşizmi önerir. Ancak orada da anlaşıldığı üzere, işin içinde insan olduğu müddetçe her sistem, her mekanizma kontrolden çıkmaya son derece müsait’dir. Çünkü insan başlıbaşına değişken ve komplex bir varlıktır. Yine de Fight Club filmi en azından önemli bir misyonunu yerine getiriyor; İkaz etmek! Bu konuda yazmış, konuşmuş birçok fikir adamının söyemini olabilecek en vurucu, en gerçekçi şekilde yani görüntüyle, örneklemeyle, canlandırmayla bize sunuyor. Ders alana...
Yeni yılda mutluluğa “sahip olmamız” dileğiyle...
Kaynak: (1) Erich Fromm – Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları. S.V (2) http://en.wikipedia.org/wiki/Chuck_Palahniuk (3) http://www.boxofficemojo.com/movies/?id=fightclub.htm (4) Erich Fromm – Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları. S.V, VI

18 Aug 2008

İyi Film İyi Film’dir Türü Ne Olursa Olsun

Biz, türü ne olursa olsun sevdiğimiz filme sahip çıktıkça bizim dışımızdaki insanlar da bu sevgiyi ve değeri er geç anlayacaktır. “Matrix” diyince aklınıza nasıl bir film geliyor ? Hiç şüphesiz Büyük bir çoğunluğun cevabı “bilim kurgu” olacaktır. Bu yanlış değil; aksine filmi tanımlayan bir çok tür’den en güçlü etkisi olan bu. 1999’da gösterime girdiğinde yorumlarını her zaman çok beğendiğim bir arkadaşıma filmle ilgili görüşünü sorduğumda bana verdiği tek cümlelik cevabı hala unutmam; “Anarşist bir film.”
Sinema dünyasının etnik yapısı içinde görkemli dramları (örneğin Gandhi, Titanik ya da İngiliz Hasta) “beyazlar” olarak kabul edersek, bilim kurgu, gerilim, fantastik gibi diğer türler de “siyahlar“, “İspanyollar” ya da “Asyalılar” olarak bu etnik yapıda yerlerini aldı ve ona göre de muamele gördü. Uzunca bir süre en büyük onur hep beyaz’lara layık görüldü. Siyahların ya da Porto Rico’luların büyük başarıları ise bunlarla yarıştı, zorladı hatta bazı round’ları aldı ama sonunda büyük ödülü hep ıskaladı. Ancak adalet söz konusu olduğunda halkın refleksleri genelde şaşmaz; nitekim, elitlerin onurlandırmakta isteksiz kaldığı başarılı “tür” filmleri halkın gözünde kült mertebesine erişmiş ve hem maddi hem de manevi olarak onurlandırılmıştır.
Ancak bu yapı içinde bazen beyazlarında haksızlığa uğradığı oldu. İzleyici bunlara tepkisini bu filmlere sahip çıkarak gösterdi. Ne, sırf daha önce zaten iki kez Oscar kazandığı için “Cast Away”deki performansı haksızca göz ardı edilip yerine Russell Crowe’a ödül verilen Tom Hanks’i (ve yardımcı erkek oyuncu voleybol topu Wilson’ı) ne de Coen kardeşlerin 1998 yapımı efsanevi filmi “Büyük Lebowski”yi unuttu.
Bugün dünyanın her yerinde “Dudeizm”in sadık fanatikleri ve bunların web siteleri var. Hatta her yıl İngiltere’de “Büyük Lebowski” hayranlarının bir araya geldiği bir Lebowski festivali (http://lebowskifest.com/fests.asp) bile var. Yani düşünsenize, bugün kaç izleyici aynı yıl çekilip üstüne bir de Oscar kazanan “Shakespeare in Love” filmi için bir araya geliyor ? Bu arada “Yıldız Savaşları”ndan bahsetmiyorum bile…
Arkadaşımın “Matrix” için söylediği “Anarşist bir film” sözü kesinlikle duymayı beklediğim bir cevap değildi ve bu yargıya nasıl varabildiğini ilk başta anlayamamıştım. Şu var ki, geçen zaman içinde onun da kendine göre haklı olduğunu anladım. Yani Matrix, bir bilim kurgu, aksiyon, polisiye, macera hatta bir gerilim filmiydi. Aynı zamanda romantik, mitolojik, siberpunk, fantastik, anarşist ve çocukça bir filmdi. Kısacası film, siz onu nasıl görmek isterseniz oydu ve odur. Dahası iyi film iyi film’dir. Bir filmi, çeşitli sebeplerden dolayı bir kategoriye sokmak gerekli bir durum; ancak bu ne yazık ki ve şüphesiz, uzunca bir süre filmlerin kaderiyle oynanmasına da neden olan engelleyici bir kısıtlama olmuştur. Yakın zamana dek eğer bir bilim kurgu, komedi ya da fantastik bir tür’de film çekiyorsanız pek çok prestijli ödülü daha en baştan unutabilirdiniz. Bir filmin, türü ne olursa olsun elitlerce ciddi bir film olarak kabul görmesi ve prestijli ödüllerle onurlandırılması da ironik bir biçimde yine Matrix’le başlamıştır.
Filmi çok beğenen izleyici, yüzlerinde acı bir tebessümle “ne yazık ki Oscar’ın fil dişi’nden kulelerindeki elitler tarafından ciddiye alınmaz” serzenişlerinde bulunmuş, ancak bu serzeniş boşa çıkmış ve film 4 Oscar ödülü kazanmıştı. Her ne kadar bu ödüller kodaman ödüllerden değilse de (en iyi kurgu, en iyi görsel efekt, en iyi ses efekti, en iyi ses) bu da bir başlangıçtı. Sonrasında 2001 yılında Yüzüklerin Efendisi serisi ile bu da yıkıldı.
Halkın çok beğendiği bu üçleme, ilkiyle 4, ikincisiyle 2 tane Oscar kazanmış; hele üçüncü filmle turnayı gözünden vurarak tam 11 Oscar ödülü kazanmıştı. Üstelik bunların içinde kodamanlardan kabul edilen “en iyi yönetmen” ve “film” ödülleri de vardı. Bu tahminlerin çok ötesinde bir başarıydı çünkü Oscar tarihinde daha önce sadece iki film (1960 yılında Ben-Hur ve 1998 yılında da Titanic) 11’er Oscar kazanmıştı. Bu güzel gelişmenin son halkası 2006’da çevrilen “Pan’in Labirenti” oldu ve tam 3 Oscar’la ödüllendirildi.
Şükür ki artık reel dram’ların dışındaki türler de bugün halkın dışındaki otoritelerce onurlandırılmaya, hak ettiği payeyi almaya başladılar. Oscar çok mu önemli ? Belki hayır ama bu, bugün hayal gücünün tam anlamıyla daha çok takdir edilmeye başladığının en büyük işareti.

Ruhumuzu Tatmin Eden Nedir?

Tom Hanks’in de dediği gibi, ister oyuncu ister seyirci olalım bu deneyimden büyük zevk alıyoruz çünkü bu şekilde bir bütünün; yaşadığımız hayat ve insanlık bütününün bir parçası olduğumuzu hissediyoruz. Günümüz sinema izleyicisi A’sından Z’sine sinemanın artık her şeyini biliyor, onu iyi tanıyor. Yani izlediği görüntünün bir kurgu olduğunun farkında. Hatta 8-10 yaşındaki çocuklar bile film yıldızlarını tanıyor ve izlediği görüntünün gerçek olmadığını biliyor. Kısacası biz, ilk sinema gösteriminde trenin gara giriş sahnesinden korkup salonu terk eden o ilk izleyici topluluğuna göre çok daha bilinçli ve tecrübeliyiz. Ancak hala Rocky’nin kahramanca mücadelesinden sonra tüm salon gözyaşları içinde onu çılgınca alkışlayabiliyor. (Evet buna şahit oldum hatta o grubun içinde ben de vardım.) Matrix’de Cyper’ın Neo ve ekibine, Gladiator’da Commodus’un imparator babasına ve Maximus’a yaptıklarından dolayı ondan nefret edebiliyoruz. Peki neden? Bunun sebebi aslında sinemaya gidiş nedenimizle aynı. Sinemaya gidiyoruz çünkü gerçek hayatta yaşayamayacağımız deneyimleri yaşamak istiyoruz (ve yaşıyoruz). Bu bağlamda sinema ve rüya arasında çok önemli bir bağ var.(1) Bu, kimilerine göre bir kaçış kimilerine göre bir aydınlanma süreci. İşte film kahramanları da bu sürecin bir parçasıdır. Yüzüklerin Efendisi’ndeki Aragorn’u düşünün… Hemen herkesin beğendiği bu karakter yakışıklı, güçlü, onurlu, akıllı, iyi savaşçı, sözünde durur, duygusal, sağduyulu, vefakar, güvenilir, cesur… (bu özellikleri daha da artırabiliriz) kısacası dört dörtlük bir insan evladı’dır. Peki Kuzuların Sessizliğindeki ajan Clarice Starling? Güzel, akıllı, sade, çalışkan, soğukkanlı, sorumluluk sahibi, azimli, masum, iyi kalpli… Aynı şey aşağı yukarı kötü karakterler içinde geçerlidir. Evet onların doğal olarak çekici özellikleri daha az tutulmuştur ama Cesur Yürek (Braveheart)’daki 1.Edward (Patrick McGoohan)’ı bir düşünün. Tahtının varisi olan oğlu bir eşcinsel. Gelini en büyük düşmanına aşık. Kendisi yaşlı, üstelikte çok hasta. Ve karşısında dağ gibi William Wallace diye bir düşman var. Çoğu insan o yaşta emekliliğinin tadını çıkarırken o bir yandan hastalığıyla bir yandan ülkesinin sorunlarıyla bir yandan da son derece güçlü, yakışıklı, akıllı… düşmanıyla uğraşıyor. Evet gerçek hayatta da iyiler ve kötüler var. Birçok güzel özelliği ya da kötü özelliği bünyesinde barındıran insanlar var. Ancak gerçek hayatta hiçbir zaman bir insan bu kadar özelliği bünyesinde barındırmaz. Gladiator’de kah hüzünle kah coşkuyla izlediğimiz Maximus gerçek hayatta evinin banyosunda öldürülmüştür; cesurca savaşarak değil. Zaten kurgusal ortamın da büyüsü burada yatıyor. Kurgusal ortamda izlediğimiz bir karakter aslında birden fazla insanın birleşmiş halidir. Onu çekici kılan unsur bu’dur. Aksi olsaydı kimse sinemaya gitmezdi çünkü gerçek hayatta zaten çelişkileri, zıtlıkları bünyesinde barındıran normal insanlarla iç içe yaşıyoruz. Hatta o insan bizzat biziz. Aslında Hemen herkes bu durumun farkındadır. Gerçek hayatta asla filmdeki gibi bir “Rambo”nun yaşamadığını bilir ama yine de içten içe “Neden olmasın ?” der. Evet dev bir avcı bıçağına, sıkı bir eğitime sahip değildir ama zor bir durumla karşılaştığı zaman neden Rambo gibi dişini sıkamasın? Ajan Clarice Starling gibi soğukkanlılığını koruyamasın? Hatta 1.Edward gibi şartlar aleyhine de olsa paniklemeyip kafasını kullanarak sorunları çözemesin? Sinema’da izlediğimiz karakterlerin üzerimizde tartışmasız bir etkisi var. Bir düşünün; kaçımız izlediğimiz bir filmdeki karakterden etkilenip film bittikten sonra hayatımızla ilgili yeni kararlar almadık? Kaçımız Rocky’i izledikten sonra sabah gün doğarken kalkıp koşacağımıza, kendimize daha iyi bakacağımıza dair kendi kendimize söz vermedik? Kuzuların Sessizliğinden sonra kaçımız Clarice gibi işimizde başarılı ve çalışkan olacağımıza dair kendi kendimize söz vermedik? Terminator 2 filmi bittiğinde, salondan çıkan erkek izleyicilerin birçoğunun yürüyüş ve yüz ifadesinin değiştiğine yemin edebilirim. Evet onlar hala o karakteri yaşıyordu. Eğer şeytan orada olsaydı, eminim o birkaç dakikalık salonun boşaldığı zamanda Arnold’ın yerinde olmak için ruhunu bile satmaya hazır pek çok insan bulabilirdi. Sinema ortamının bir rüya ortamına ne kadar benzediğini söylemiştik. İzleyici burada gerçeğin farkındadır ancak izlemekten kendini bir türlü alamaz. Yaşadığımız şey öğrenme, deneyim yaşama ve aydınlanma sürecidir. İzlediği karakterlerin nezdinde kısa bir zaman diliminde koca bir ömürlük deneyim yaşar. Sinema salonunun karanlığından gerçek dünyanın aydınlığına çıktığında ise tam anlamıyla bir aydınlanma yaşar. Hayatla ilgili yeni kararlar verir, eski kararlarını yeniden sorgular. İnsana, tabiata bakış açısı 180 derece değişir. Yeni bir enerji, mutluluk bazen de nefret, acizlik, tatminsizlik hisseder içinde. Tom Hanks’in de dediği gibi, ister oyuncu ister seyirci olalım bu deneyimden büyük zevk alıyoruz çünkü bu şekilde bir bütünün; yaşadığımız hayat ve insanlık bütününün bir parçası olduğumuzu hissediyoruz. Bu sayede hepimiz ortak bir hayali, bilinci, sinerjiyi paylaşıyoruz. Ruhumuzu tatmin eden de bu işte... Kaynak: 1 - Düş, Gerçek Ve Sinema. Ayşe Şasa, İhsan Kabil ve Sadık Yalsızuçanlar, İstanbul 1997.

Film Müziğinde Mark Isham Faktörü

Isham’ı ilk kez, Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sırasında Afganistan’da yolunu kaybeden bir T-55 Sovyet tankının ve mürettebatının hikayesini anlatan 88 tarihli The Beast of War filminin soundtrackleriyle tanıdım.
Otostopçu (The Hitcher), Robert Harmon imzalı 1986 yapımı bir gerilim filmi. Hatta kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi gerilim filmlerinden biri. Bu efsane olmuş yapım 2007 yılında Dave Meyers tarafından yeniden çekildi ancak ilkinin verdiği zevkin yanında bu kapuska gibi kalıyordu ki bu da ayrı mesele.
Otostopçunun bu denli başarılı olmasında birçok neden var kuşkusuz. Bunların başında Rutger Hauer'ın muhteşem John Ryder performansı, filmin psikolojik gerilim temasına uyan o ağır ilerleyişi ve daha birçok etmeni sayabiliriz. Ancak burada bahsedeceğim şey, bunların içinde bana göre en fazla öne çıkanı, tüm bu unsurların hepsini destekleyip onlarında gözümüze daha da güzel görünmesini sağlayanı; filmin soundtrackleri olacak.
Mark Isham Faktörü… Aslında Mark Isham’la(1) ilk tanışmam bu filmle olmamıştı. Isham’ı ilk kez, Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sırasında Afganistan’da yolunu kaybeden bir T-55 Sovyet tankının ve mürettebatının hikayesini anlatan 88 tarihli The Beast of War(2) filminin soundtrackleriyle tanıdım.
Lise yıllarımda seyrettiğim bu film, bir filmde soundtracklere ilk kez ciddi anlamda dikkat etmeye başladığım filmlerden biri olmuştu. Tabi o dönemde film müziği, film müziğinin albümünün satılması gibi şeyleri de yeni yeni öğrenmeye başlamıştım. Bu arada 1993 ya da 94’te aldığım Goran Bregovic’in Arizona Dream kaseti (o zaman kaset alıyorduk) aldığım ilk film müziği albümüdür.
Her neyse, The Beast of War’da Afgan topraklarının zor koşulları, insanların bir yandan işgalle bir yandan yoklukla savaşmaları ama küçük mutluluklarla da yetinip hayatı olduğu gibi kabul edebilmeleri hem görüntülerle hem de Mark Isham’ın o muhteşem besteleriyle zihnime kazınmıştı.
Isham New York doğumlu bir kompozitör. Müzisyen bir anne ve babanın çocuğu olan bu üretken sanatçı 100’ün üzerinde yapımın müziklerine imza attı. Çalışmalarıyla Golden Globe, Emmy, Grammy, Oscar dahil neredeyse tüm saygın ödülleri kazandı. Ancak Isham’ın bana göre başyapıtı, 1986 tarihli Otostopçu (The Hitcher) filmi için bestelediği soundtrack albümüdür(3). Çölün ıssız, izole edilmiş atmosferinde adeta gerçek üstü bir dünyada yaşıyor gibisinizdir. Zaman bile yavaş ilerliyor gibidir. Ancak bu yalnızlık ortamında bile yalnız olmadığınızı anladığınızda, peşinizdeki tehlikeyi fark ettiğinizde önce bunun gerçek olduğuna inandırmaya çalışırsınız kendinizi. Bu kabullenme sürecinin ardından da hayatta kalma içgüdüleriniz devreye girer. Kendi hayatınız için mücadele etmeye başlarsınız. Bu arada küçük bir sorun vardır. Hayatınıza kasteden kişi kendi hayatı konusunda hiçte endişeli değildir. Bu tuhaf rahatlığı onu güçlü kılar ve kurbanlarından hep bir adım önde olmasını sağlar.
John Ryder’ın sabıka kaydı yoktur. Ehliyeti, kimliği, sigorta numarası, hakkında hiçbir kayıt yoktur... Adeta bir hayalet gibidir. Ryder inatla ve ısrarla Jim’i takip edip onu öldürmeye çalışır. Peki neden? İşte bu bir muammadır…
Isham çölün ıssızlığını, zamanın yavaş geçiyormuş yanılsamasını albümde başarıyla vermiştir. Ortaya çıkan iş o denli başarılı ki filmi izlememiş olsanız da, evinizde tek başına açıp dinlemeye başladığınızda o atmosferin içine giriyorsunuz. Temponun arttığı sahnelerde müzikte kalp atışlarınızı artıracak tonlara bürünüyor.
The Hitcher – Soundtrack Albümü 1. Headlights/Main Title 2. The Chosen 3. Keys 4. Dust and Gasoline 5. Dream 6. Dogs 7. Suicide 8. Gun 9. Cars and Helicopters 10. Motel 11. Transfer 12. Endgame 13. Guards and Cards 14. The Hitcher End Credits Ve filmin finali…
Unutulmaz final sahnesinde Jim, John Ryder’la (ve korkularıyla) yüzleşme cesaretini gösterirken biz de albümün final parçası The Hitcher End Credits’le bunu büyülenmiş gibi izliyoruz. Bu sahne ve bu parçada tekinsizlik, yalnızlık, çaresizlik, rahatlama, hala olanı biteni anlamaya çalışma, kısaca benzer durumda sıradan bir insanın hissedeceği tüm duyguları içimizde hissediyoruz. Mark Isham’ın müziklerini dikkatle takip etmenizi öneririm…