30 May 2010

Ben Seni Kullanabilme İhtimaline Aşığım Ya da Medya'nın Geleceği

Medya araçları yok olur mu? Örneğin yazılı medya. On sene sonra basılı/yazılı medya göremeyecek miyiz? Şu sıralar en çok konuşulan şeylerden biri de bu, yani yazılı medya ya da konvansiyonel medyanın geleceği.

Herkes sanki bir garezi varmış gibi yazılı medya öldü, ölüyor, ölecek diye ayağa kalkmış durumda. Bu ilginç bir durum aslında. Yani buna ağlayan, üzülen pek yok da daha çok gizlen(e)meyen bir heyecanla herkes "yazılı medya" bitiyor diye gözleini belerte belerte konuşuyor. Neden peki?

İnsanlar bu kadar mı bıktı yazılı medyadan da interaktif medyanın gelişine ve gelişimine bu kadar seviniyor? Ya da soru belkide şu olmalı; yazılı medya (-ki bu metinde artık konvansiyonel medya olarak anılacaktır) insanları niye bu kadar bunalttı? Bunun alternatif önermesi de şu; online medya'nın gelişi niye bu kadar sevindirici?

Evet online medya'da hareket kabiliyeti, özgürlük vs. var, iyi de bu özellikleri kaç kişi kullanıyor? Yani etrafıma bakıyorumda (-ki etrafım bayağı kafalı insanla doludur) hala bu paylaşım, heryerden haber okuma, yazıp birşeyleri yayınlama, duyurma vs. özellikleri kullanan çok az kişi var. "Ben seni kullanabilme ihtimaline aşığım". Bu mudur yani? "Kullanırım, kullanmam ayrı mesele; önemli olan elimin altında dursun kaaardeşim." diyenleri duyar gibi oluyorum. Neyse, bu işler daha çok yeni, zamanla yaygınlaşacaktır.

Dönelim tekrar asıl konuya. Online medya en başta "güven" tabanlı bir platform. Yani diğerlerinde olduğu gibi kandırılmanız mümkün değil. Çünkü double, tripple hatta thirteenable (sonuncuyu iyi salladım ama) check yapabilirsiniz. Çapraz sorguyla bir içeriğin doğruluğunu kolayca öğrenebilirsiniz. Dahası sizin gibi normal ve sıradan insanların (yani ben de öyleyim tabi, yani sizin gibiyim, yani.. neyse) yorumlarını okuyabilirsiniz ki belki de en önemlisi bu. Yapılan araştırmalarda insanlar başta alışveriş olmak üzere birçok konuda arkadaşlarının yorum ve önerilerine güvendiklerini gösteriyor.

O zaman ortaya çıkan şu; insanların derdi medya'nın giydiği elbise değil içindeki seksi vücut. Yani kimsenin gazete, dergi, TV vs. ile bir sorunu yok. İnsanlar sadece etkileşimli bir platforma ihtiyaç duyuyor. Güven ihtiyaçlarını tatmin edebilecek, anında herşeyi öğrenebilecekleri bir yapıya. Bu durumda kaçınılımaz olarak görünen şey medyanın evrileceği. Az geriye gidelim;

Radyo ilk çıktığında her evde bir tane vardı. Aileler başında toplanır ve onu dinlerdi. Ancak TV'nin gelişi (ve diğer teknolojik gelişmeler) söylenenin aksine onu yoketmedi. Önce taşınabilir, ufak radyolar çıktı, böylece radyoların sayısı ve bir anlamda kişiselleştirilmesi süreci başladı. Radyo araçlara girdi. Bir süre sonra artık evlerde başında toplanılan koca radyo evrilerek farklı yer ve şekillerde kullanılan bir araca dönüştü. Bugün radyo, mobil cihazlarımızda ya da bilgisayarlarımızda (hatta TV'lerimizde) dinlediğimiz bir medya.

TV'da farklı değil. Her evde bir tane olan, başında tüm ailenin oturup izlediği araçtan bugün farklı platformlarda izlenen, kişiselleştirilmiş bir araca evrilmiş durumda. Yani ortadan kalkmadı. (İşi az daha ileri götürüp plak çalar ve plakların bile hala yaşadığı örneğini verebiliriz. Nostalji meraklısı insanlar bunları bulup satın alıyor, satıyor, takas ediyor ve o "cızırtılı" sesi büyük bir hazla dinlemeye devam ediyor. Az sayıda da olsa birileri tarafından yaşatılmaya devam ediyorlar)

Yazılı medyayı bekleyen de buna benzer bir gelecek olacak. Yazılı medya, online hale geldiği noktada evrimini tamamlamış olacak. Şu an bu kapı "Augmented Reality" ile aralanmış durumda. Telefonu gazete sayfasına tutuyorsunuz ve başka biryerde göremeyeceğiniz bir online içerik sayfası açılıyor. Gazete içeriğinin online olması, gazetenin mobil cihazlarla entegre çalışması. Peki sonraki adım? Devam edeceğiz....

26 May 2010

Konferanslar, Seminerler, Toplantılar

Bugün gündem yoğun. Dünya'da ve Türkiye'de Ceza Hukuku Reformları Kongresi Ataköy Yerleşkesi Önder Öztunalı Konferans Salonu'nda başladı. Basın'ın yine yoğun ilgisi var. Yerli, yabancı birsürü hukukçu burada.

Ek olarak öğleden sonrayı mobil pazarlama /iletişim konulu toplantılarına ayıracağım. Bu arada 2 haziran'da MyNet'in çok güzel bir konferansı var; Global Trendler ve İnteraktif Dünyaya Yaratıcı Bakış. İşte konuklar ve konular;
* İnteraktif Dünyaya Yaratıcı Bakış - Nils Müller (TrendOne)
* Global Trendler - Sven Tollmien. Bir aksilik olmazsa mutlaka katılmaya çalışacağım buna.

Bu aralar okuduğum en ilginç kitaplardan biri "Gelecek Dosyaları". Richard Watson'ın kitabı önümüzdeki 50 yılda neler olacağı üzerine güzel bir beyin cimnastiği. Kitap, bazıları ilginç bazıları kışkırtıcı tahminlerle dolu. İşte bazı başlıklar;

• Gelecekte niçin uzun banyo yapacağız?
• Orta Doğu, tüm dünyayı dize mi getirecek?
• Makineler, insanların yerini alabilir mi?
• Medya ne konumda olacak?
• Cebimizdeki parayı nerede taşıyacağız?
• Arabanız sizin yerinize karar verebilecek mi?
• Beslenmek eziyete mi dönüşecek?
• Ekonomik pazarda tam yetkiye kim sahip olacak?
• Ömrümüz uzarken genç de kalabilecek miyiz?
• İstediğimiz gibi seyahat edebilecek miyiz?
• Şirketler gelecekte varlıklarını koruyabilmek adına neler yapacaklar?

Kitapla ilgili dikkatimi çeken özellikle "iletişim" ve "online medyayla" ilgili kısımları yakında yazacağım. Teknolojik gelişmeler bazı medya organlarını yok mu edecek? Etmeli mi? Medya araçları nasıl evrilecek, bunlar aklımda ama ilk fırsatta da burada olacak.

25 May 2010

Vallahi Öyleydi...

Kendi kültür ve tarihi hakkında doğru dürüst bilgisi olmayıp yine de kitaplarında hep bu kültürel ve tarihi motifleri anlatan (bazen de gerçek yaşamında bu konularda konuşur) bir yazardır Orhan Pamuk. O yüzdendir ki kitaplarına hiç ısınamadım. (Eğer doğruysa) İlber Ortaylı'nın bir tespiti var, bunu Facebook'ta gördüm;

Başlık şu; "İlber ORTAYLI' nın Orhan Pamuğa cevabı"
Orhan Pamuk un bir kitabında "imam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu" şeklinde bir cümle geçmesi üzerine ilber Hoca orhana şöyle ayar vermiştir;

1. namazın saati olmaz vakti olur. saat ve vakit ayrı kavramlardır.

2. Minarenin balkonu olmaz şerefesi olur. üstelik ezan şerefeye çıkarak değil içeriden okunur.

3. Ezanı imam değil müezzin okur. Ortaya çıkan sonuç şu olmalıdır ki; toplumunun alışkanlık ve kültüründen haberi olmayan bir yazarın doğru eserler ortaya koymuş olması nobel almış bile olsa mümkün değildir.

Şimdi yukarıdaki yazı (ya da sözler) yalan da olabilir, uydurma da ama en azından şu var ki benimle aynı şeyi düşünmüş birileri daha varmış. (Thanks God!) Ne yapayım? Adamın kitabını okurken hormonlu meyve yiyormuş gibi oluyorum. Ağzımda sadece yapay bir tad oluyor.

Hissediyorum birşeyler anlatmaya çalıştığını ama o gerçek tadı alamıyorum çünkü doğal değil; Yaşanmış, görülmüş, dokunulmuş, nasırlı ellerle toplanmış değil. Oysa Yaşar Kemal öyleydi mesela. Vallahi öyleydi...

9 May 2010

Yoğun İnteraktivite Semineri Part II

Unutmadan, Nihat Kahraman güzel bir chart gösterdi. Marka etrafında yaşanan internet medya planlaması hakkında. İçerik (süreç) şöyle işliyor;

Brif doğrultusunda hedef ve site seçimi > Stratejik planlama ve satın alma > Kreatif yönetim ve operasyon > Ölçümleme ve optimizasyon.

Yani süreç aslında kabaca böyle yaşanıyor. Ne kadar kolay değil mi? Ne dedi başka Kahraman? Bir önceki kampanyanın incelenmesi, rakiplerin konumunun göz önünde bulundurulması, hedef kitlenin analiz edilmesi, sektörel verilerin takibi, sitelerin hangi sayfalarında yer almanızın iyi olacağı, o sayfada hangi reklam formatının daha ilgi çektiği, zaman belirlemesi (örneğin spor siteleri hafta sonları daha aktif vb.) gibi konularda diğer önemli ve göz önünde bulundurulması gereken konular.

ProAd'den Ziya Alemdar sahne aldı. Şimdi, o Nihat'tan öncemiydi sonramıydı hatırlamıyorum. Neyse Alemdar'da ölçümeleme üzerinde durdu. Yani "neyi ölçeceğiz?" sorusunu üzerinde. Gösterim mi? Tıklama mı? Sayfa'dan alınan kayıt mı? Sürecin satın alma'ya yönlendirme miktarı mı? Kampanya kurgusu hazırlanırken hangisinin önemli olduğuna karar verilmesi gerektiğini söyledi.

Kabaca şöyle düşünebilirsiniz; A sitesine reklam için x lira ödediniz. A sitesinden x kişi reklama tıklayıp sitenize gelmiş. Bu durumda A sitesinin size reklam maliyeti x kişi/x lira. Peki bu işe ne kadar bütçe ayırmalı ya da bunu neye göre belirlemeli? Affiliate Marketing - Gelir Paylaşımı yöntemi uygulanabilir. Nedir bu? Sitedeki banner'a tıklayıp/görüp gelen/kayıt yapan bir kişinin harcayacağı parayı hesaplayıp belli bir yüzdesini bu işe ayırmaya karar verebilirsiniz. Hesaplanabilir, savunulabilir mantıklı bir karar.

Bu arada Comscore'un bir araştırmasını hemen burada belirtelim; Araştırmaya göre tıklama olmasa bile insanlar banner'ı görüp başka bir şekilde siteyi ziyaret ediyorlar, yani sitenin trafiğini artırıyorlar (-ki banner'ın bir amacı da bu değil mi zaten? Milleti çekip trafiğinizi artırmak. Yani banner'a tıklamıyor ama yine de sayfanızı o an ya da daha sonra ziyaret ediyor.) Yani banner'a tıklanmasa bile onun yayınlanması marka bilinirliğini olumlu etkiliyor (Bilinç altında kalıyor işte bir şekilde).

Isobar Turkiye'den Zafer Özçelik sahne aldı. Online-offline entegrsyonundan bahsetti -ki bu üzerinde konuşulması gereken apayrı bir konu. Sonuçta offline ve online mecraların birbirilerini etkileme gibi özellikleri var.

%67.Offline kampanyaların online'a yansıma oranı.
%33. Online ararştırmanın offline satın almaya yönlendirme oranı. Kısacası offline ve online mecralar eğer akıllıca kullanılırsa -ki buna entegre pazarlama iletişimi diyoruz, reklam/satış/pazarlama vb. ortak amaçlara  yönelik daha etkili sonuçlar almak son derece kolay. Özçelik pazarlama iletişimini insan vücuduna benzetti. Çok doğru bir benzetme. 365 gün çalışır, öğrenir, ayrı işlevleri vardır ama birbiriyle etkileşim halindedir. Sadece biriyle hayatta kalınamaz vb. Yani bu süreç insan vücuduyla aynı çalışma sistematiğine sahip aslında.

Son olarak Panel gerçekleşti. Katılımcılar oturma düzenine göre Metin Salt, Yüce Zerey, Serdar Kuzuloğlu, Alemşah Öztürk, Özgür Alaz'dı. Uğur Şeker'de moderatördü. Tabi nasıl bir paneldi anlamadım. Herkes kalkıp (herkes derken Özgür ve Metin müstesna) getirdiği sunumu duvara yansıtıp kendi firma tanıtımlarını yaptılar. paneli seminerin "Başarılı Vaka Örnekleri" bölümüyle karıştırdılar sanırım. Normalde panelin konusu "Dijital trendler, trendlerin internet reklamcılığına yansımaları"ydı ama dediğim gibi konuşmacılar kendi firmalarıını anlatma yarışına girince süre böyle kaynadı.

Serdar Kuzuloğlu sakal bırakmış, biraz salmış vaziyetteydi. Zaten bu işleri bırakmaktan dem vurup durdu. Sanırım biraz bunalmış adamcağız; Allah kolaylıklar versin. Alemşah biraz Augmented Reality'den ve gümbür gümbür gelen mobil devriminden söz etti. (Mobil'de daha neler olacak, şaşacaksınız) Yüce Zerey Facebook'la ilgili güzel bir grafik sundu Grafik, bir Türk kullanıcının reflekslerini (ama sanırım başkaları da aşağı yukarı bizim gibidir) anlatıyordu. Yani "Like" severler, yorumcular, fotoğrafları takip edenler vb. Güzel bir çalışmaydı.

Bu arada millet konuşurken, Zerey oturduğe yerden Twitter'a birşeyler yazmakla da bayağı bir meşguldu. Tabi telefonun sinyali önündeki mikrofonu etkileyince tüm salon sürekli "dıttırı dıttırı" seslerini dinleyip durduk. Zerey'in ya kulakları ağır işitiyordu ki bu sesleri duymadı ya başkasından geldiğini falan sandı ya da kısaca iplemedi. O yazmaya çalışırken Özgür Alaz'da ona bir iki kez soru sormaya ve muhabbete dahil etmeye çalıştı ama Zerey onunla da hiç ilgilenmedi. Komikti... Özgür Alaz oldukça hevesle başladı panele. Yüzü gülüyordu, diğer konuşmacılarla muhabbet etmek, paylaşmak niyetindeydi ama ilerleyen dakikalarda baktı ki panel manel hak getire, onunda yüzü düştü biraz.

Son olarak, güzel bir paneldi. Emeği geçen herkesi kutluyor, teşekkür ediyorum. MyNet'ten Melda Mutçuoğlu'na ayrıca teşekkür ediyorum.

7 May 2010

Yoğun İnteraktif Bir Seminer

Yoğun İnteraktivite semineri, 6 Mayıs perşembe günü IAB Turkiye'nin katkılarıyla Denizbank -Deniz Akademi binasında gerçekleştirildi. İşte seminer'den notlar;

Açılış konuşmasını IAB'den Levent Erden yaptı. Adamın gerçekten güzel bir ses tonu var. Öyle dolunca dinlemek keyifli oluyor tabi. Gel gör ki iki lafından biri "saçma sapan"dı. Reklam ajanslarına giydirdi, ölçümlemeye giydirdi, ölçüm yapana giydirdi, herkese bir şekilde giydirdi. Bu "saçma sapan" tavrı olmasa dinlenesi bir adamdı bence. Gelelim söylediklerine;
Türkiye'de 21 milyon tekil internet erişimi var. Biliyorsunuz Facebook'un amiral gemilerinden biri Türkiye ve 18 milyon Türk Facebook'ta. Peki neden bu insanlar iletişim için burayı tercih ediyor? (Bu soruyu Erden mi sordu yoksa benim mi aklıma geldi de yazdım hatılamıyorum. Zekice bir soru... Kesin o sormuştur.)


Pazarlama strateji'dir. Strateji de total düşünülmesi gereken bir şeydir. (Tamam, birebir söylenenleri yazmadım. Aklımda ne kaldıysa ya da ne anladıysam onu yazdım. Mesela belki de bunu demedi ama ben böyle anladım. Bundan sonra okuyacaklarınız için de aynısı geçerli. Yalnız "pazarlama stratejidir" dedi gerçekten ve bu laf çok hoşuma gitti benim. Erden haklı. Önce bir stratejiniz/hedefiniz olmalı. Sonraki herşey, direk onun üzerine konulan harç ve tuğla gibi çünkü.)

Pazarlama 2-3 yıldır var dedi. Sanırım gerçek anlamda pazarlama için yurdumda şartların daha yeni oluştuğunu düşünüyor. İşin güzel yanı interaktif mecra yeni bir alan dedi Ereden. Yani hatalar affedilebilir, deneme yanılma yapılır. Korkmayın, ürkmeyin, öğrenmeye açık olun anladım ben.

Sonra IPSOS KMG'den Yaprak Aykan sahne aldı. Tabi kadıncağız kendinden önce Levent Erden'in "ölçümlemeye giydirme"lerini dinleyip onun üzerine sahneye çıkınca biraz donuk başladı.
Güzel slaytlar gösterdi Yaprak. Mesela ABD'de 50 milyon insana farklı medyalar bazında nasıl ulaşıldı? Radyo kullanıcılarına 38 yılda ulaşılmış. Dijital kamera kullanıcılarına 8 Yılda. (Başka medyalar'da vardı, mesela TV ama onları yakalayamadım). İnternet kullanıcılarına 5 yıl'da ulaşılmış. Süreç gittikçe kısalmış yani. İnternet, medya mecraları içinde en hızlı büyüyeni. (rakamlar ve oranlar vardı ama kısaca durum bu işte. TV, radyo, magazin vb. medyalar içinde en hızlı büyüyen pazar payı internetin. Mesela 2009 büyüme oranı %92.) Ayrıca 7 mecra içinde sıralaması 4. (Run internet run!)

Güzel bir laf etti; Ölçümlemenin amacı reklam pastasını büyütmek değil sadece "ölçmektir". (Ben lafımı aha ortaya godum. İsteyen alır, isteyen bırakır)

Bu konuda dikkat edilmesi gerekenlerden bahsetti. Mesela ulusal bir gazete ya da haber portalının sayfaları zaten atıyorum 15 sn'de bir refresh ediliyor. Bunların Page View oranlarını etkilemediğine dikkat edilmesi gerekiyor. Sonra cookiler silinince, siteye bir daha girdiğinizde iki kişi olarak algılanıyorsunuz. Bununda ayrıştırıldığından edmin olmak lazım.

12 + internet kullanıcı sayısı yaklaşık 23 milyonmuş. Online verilerin offline çalışmalarla da desteklenmesi lazım. (IPSOS her ay 4000 kişiyle de yüzyüze görüşüyormuş. İyi fikir, gayet mantıklı.)

Efendim sonra Oya Öneş Yaşayan (OMD - IAB Türkiye Teknik Komite) sahne aldı. Açıkcası uzun süredir izlediğim en kötü sunumdu. Herşeyi önündeki laptop ekranından okudu. Bir de makineli tüfek gibi hızlı okudu, hiçbirşey anlamadım. Hani kısa cümleler halinde ayırsaydı, araya resim koysaydı, azıcıkta çalışsaydı diyeceğim ama yok konu o değil. Sunum, hitabet işi herkesin işi değil. Hayır, aksi gibi çok da önemli bilgiler veriyordu ama odaklanamadım ki! Keşke başkası sunsaydı da adam gibi anlasaydık. Yine de kapabildiklerimi paylaşayım; Gemius Explorer'dan bahsetti. IAB'nin sitesinden indirilebilecekmiş çok yakında. Bu yazılım ne işe yarar derseniz, vallahi makineli tüfek ateşi altında hiçbirşey anlamadım.

Aylin Daylan (Garanti Bankası) sahne aldı. O da Garanti bankası olarak çıkan her yeni banner'ı nasıl kullandıklarını anlattı. Mesela taklalar atarak açılan yeni bir banner türü çıkmış. Hop! Onu hemen kullanmışlar. Sonra zıplayan bir banner türü daha çıkmış. Hop, onu da hemen kullanmışlar. (Aslında o anlatırken aklıma bir görüntü geldi, çok da komiğime gitti. Reklam ajansları ağızları kulaklarında bunlara geliyor; "Efendim bakın şöyle bir banner çıkmış." Daylan hafif kısık gözlerle şöyle ucundan bakıyor; "Tamam uygulayın" diyor. Ajans ellerini ovuşturup yüzünde daha geniş bir gülümsemeyle ayrılıyor oradan. Düşünsenize her yeni gelişmeyi  atlayıp hemen uyguluyor Garanti. Ha kötü birşey mi? Bilemem tabi. Paran varsa neden yapmayacaksın? hayatında bu teknolojileri uygulayamayacak (ya da hepsini birden deneme fırsatı olmayacak kişi/firmalar için) bunları izleme fırsatı oluyor işte. Yani sokaktan geçen bir Ferrari'ye dönüp bakmanız gibi. Ne diyeyim, Allahı var kendileri yok; Garanti'nin kurumsalındaki yeşil rengin tonundan, sitelerine kadar herşeyleri çok güzel.

Bu arada Twitter, Facebook vb. sosyal medyalarda da birşeyler yapmaya çalışıyorlar, bu da çok iyi. Mesela Twitter'da 2237 üyeleri, Facebook sayfalarında 6803 fan'ları var (fen diye okunuyor, fan değil). Google Adwords'ü aktif kullanıyorlar. İnternetten gelen başvuruların (kredi başvurusuydu sanırım) %40'ı Google'dan geliyomuş.

Yıldır Holding'ten Alkan Eraltan sahne aldı. Yıl boyu 70 civarındaki markalarının (sanırım çoğu Ülker markası ürünler) iletişimin yürütüyorlarmış. 2009'da 27 marka için 53 kampanya yapmışlar. Yine 2009'da ilk dijital lansmanı Alpella'yla onlar yapmış.

Şimdi tabi yoruldum, o yüzden artık dinlemekte not almakta zorlaştı. Allahtan kahve araları çok iyiydi. İkramlar nefisti. Bu arada Netcom'dan Aydın'da oradaydı. Sonra Turkcell'den İlke Çaptuğ Öner sahne aldı. O konuşmaktan ziyade video izletti. Biz de izledik. Turkcell'in reklam kampanyalarını anlatan video güzeldi. Tabi hiç konuşmayınca kimse de soru sormadı. O da öyle indi gitti.(Ha şu var; Hitabeti çok iyi. Diyeceksiniz ki şimdi nereden anladın? Hani hiç konuşmamıştı? Hani şöyleydi, hani böyleydi? Efendim ben anlarım. Başta üç saniye bir konuştu ya. O yetti. Salonun ortasında durması, salonu taraması; tabi bu seferki makineli gibi konuşmasıyla değil, bakışları ve hitabetiyle salonu taramaktan bahsediyorum. Böylece herkesin dikkatini çekmiş oldu). Yani video yerine konuşsaydı eminim zevkle izlerdik.

Cafe Tur'dan Barış Aygün sahne aldı. 200'de kurulmuşlar. İnter'in ülkemizde geçirdiği evrimi kafasını kaşıya kaşıya anlattı. Sanırım tik olmuş onda. Ama anlattıkları doğruydu. Mesela internet biz de hatun kaldırma aracı olarak başladı aslında. Forumlardan sosyal medyalara asfalt yollardan gelinmedi.

OnTarget'tan Nihat kahraman sahne aldı. İnternet Medya Planlaması üzerine çok güzel şeyler anlattı ama o da hızlı konuştuğu için birşey anlamadım pek. Yine de acayip notlar aldım tabi. Neyse Part II'de (Bu Part II başlığı da Stallone'ye itaf edilmiştir) devam edeceğim.

5 May 2010

Online Oyun Pazarı

WEBRAZZİ GÜNDEM toplantılarının bugünkü konusu "ONLINE OYUN"du. Ne notlar aldık bir bakalım;

Kıvan Odabaşı'nın sunumundan aldığım notlar; Düzenli internet kullanıcıları içinde online oyun oynayanların oranı %69. Burada ana kitle 15-24 yaş erkek güruhu. (%61). Türkiye gerçeği; OKEY (Bu iyiydi işte. İkinci sırada da tavla geliyordur eminim... Hoş tavla deyip geçiyoruz da bin yıldan eski bir tarihe sahip :)

Sonra Nils Holger Henning sahne aldı. Kısa zamanda nasıl büyüdüklerini anlattı.Browser bazlı oyunların install, download vb. gereksinimleri olmadığı için yani lowest barrier özelliğinden dolayı daha tercih edilir oluşundan bahsetti. (Bu arada Nils'in sunumunda RTL 2'nin logosunu gördüm, resmen bayıldım. Logo bu'dur işte) Online oyun pazarı bugün 12 milyar dolarlık bir pazarmış (eğer yanlış anlamadıysam.)

Alper Akcan sahne aldı ve Mikro Ödeme ile oluşan ekonomiden bahsetti. Açıkcası mobil bazlı ödeme sistemleri çok hoşuma gitti. Tekil girişimciler için son derece kullanışlı bir ödeme yapısı. Burada SMS ile ödeme yapılıyor. Yani sitede ödeme seçeneği olarak SMS'i seçiyorsunuz. Numaranızı giriyorsunuz. Size SMS geliyor ve ödemeyi onaylayıp onaylamadığınız soruluyor. Hepsi bu. Daha güvenli bir ödeme sistemi bence.
Firmalar için faydasına gelince; Sıfır masraf var. Sonra GSM'e has birçok vergiden burada muafsınız. Faturalı, sabit vb. tüm servislerde kullanılıyor ama bence en önemlisi basit ve müşterinin güvenerek kullanabileceği bir sistem olması. Ağırlıklı olarak online oyunlar için kullanılıyor bu sistem (şimdilik).

Kahve arasında MedyaNet'ten Hande Filizcan ve Asunur Başal Erdenir (Asunur ismini ilk kez duydum), yeni tanıştığım Ericom'dan Harun Saraç, Wedo'dan Alper Eryurt'la ayaküstü konuşma fırsatı bulduk.

Gülümser Baran free2 pay'den bahsetti. Sanırım oyun sektörünün geleceği bu yolda. Burada diledğiniz kadar oyunu oynuyorsunuz ve oyunun dilediğiniz noktasında ödeme yapıyorsunuz. Online oyunlar şuan %20'lik bir paya sahipmiş oyun pazarı içinde. Bu arada devrik cümle kurmaya da iyi alıştım ha... online oyunlar bizde ençok internet kafelerde oynanıyormuş (bu sektör için ne kadar can alıcı bir konuma gelmiş o izbe kafeler).

Tabi işin pazarlama boyutu da var. Yakın gelecekte oyun içinde reklam uygulamaları da iyice artacak. Son olarak Sobee, Oyun Stüdyosu ve Yoğurt'tan üç kişi sahne aldı ve Arda'nın moderatörlüğünde oyun pazarını konuşmaya başladılar ancak saat 1'e geliyordu ve hemen çıkmazsam Gülnur beni kesecekti; O yüzden koşarak çıktım.

Son konuşmadan aklımda kalanlar; 80 milyon Farmville kullanıcısı var ve bunların 10 milyonu Türk. 300 milyon messenger kullanıcısı var ve 30 milyonu Türk. Kısacası interaktif projelerde başarının yolu Türkiye'den geçiyor. Arda'nın da dediği gibi; Türkiye'de başarılı olan dünya'da başarılı olur. (Ya da Türklerin beğenmesi yeterli. Suyunu çıkaran kadar kullanırlar sizin sisteminizi. Ha, bu arada pintinin önde gidenidirler, mesela Facebook'un en az kazandığı ülke de Türkiye. İroniye bakar mısınız? Ancak kullanıcı miktarının çokluğu, size bu verileri alıp dünyanın başka ülkelerine girebilmeniz için fırsat olarak kullanma şansı sağlar; "Bizi Türkiye'de 10 milyon kişi kullanıyor. Öhö öhöm..." gibi...