28 Oct 2010

Yeni Medya Düzeni Part I – Dergicilik Nereye Gidiyor?

NTV’nin Yeni Medya Düzeni geçen hafta Harbiye’de gerçekleşti. Oldukça yoğun bir katılım vardı ve sektörden birçok arkadaş ve meslektaşla da buluşma fırsatı bulduk.

Açılış konuşmasını Ferit Şahenk yaptı. Şahenk’in konuşmasından aldığım notlar şöyle; (aslında burada herkesin konuşmasından aldığım notları paylaşacağım. Bunlar birebir aynı olmayabilir; benim o konuşmadan anladığım şey de olabilir bunlar. Şimdiden söyleyeyim de sonra yok ben öyle demedim, yok ben bunu kastetmedim olmasın.) 

Eveet, gelelim notlara ;
Yeni medya neyi sağlıyor ya da yeni medya teknolojilerinin bize faydası nedir? Herşeyden önce tüketicinin farkındalığını “hızlı” ve etkin biçimde artırmamızı sağlıyor.

Tarihin gerçekten hızlandığı, hızlı yaşandığı bir dönemde yaşıyoruz. Bir zamanlar akla hayale gelmeyen gelişmeler, yenilikler bugün çok hızlı ve arka arkaya yaşanıyor.

1807cover_press

Chris Anderson (Wired Magazin)
Şimdi biraz Wired dergisi editörü Anderson ve sunumundan bahsedelim. Anderson daha çok yazılı bir medya aracının interaktif bir medyaya dönüşü sürecini ve bu süreçte çekilen sancıları, karşılaştıkları soruları ve fırsatları paylaştı. Kendi kendilerine sordukları sorular sonunda şu noktaya gelmiş; What is magazine?

Bu sorunun cevapları arasında periyodik oluşu, ön kapak (herkes ön kapağa bakar önce), aboneler (gerçek güç!!), ambalaj (bunu şekil-şemal olarak da düşünebilirsiniz), derginin düzenlediği etkinlikler vb. sayılabilir.

Tabi bu sorunun arkasında, bir dergiyi dergi yapan minimumları ortaya çıkarma ihtiyacı yatıyor. Bunların üzerine düşünmeye başlayınca, bunları interaktif bir ortama uyarlamak da çok zor olmamış Wired için. Zor olmamış derken elbette medya farklılığı teknik açıdan zorluklar getiriyor ancak yine de üzerinde kafa yordukça çözüm de bulunuyor.

Anderson derginin farklı medyalardaki okunma oranlarını da bazı verilerle paylaştı. Örneğin 100 dakikayla okuma oranı en yüsek medya I-Pad. Onu;
60 dakikayla basılı materyal,
50 küsür dakikayla I-Phone
12 dakikayla web izliyor. 

Bir diğer soru da şu kendilerine sordukları; “How traditional media transform to digital?” Yani gelensekl bir yayın organını en iyi, en başarılı bir şekilde nasıl bir interkatif medyaya dönüştürebilirsiniz? Dahası en iyi dijital medya ortamı hangisi?

Çalışmaları sonucunda web’e, I-Phoe’a ve I-Pad’e uyarlamışlar. Satış, aboneliklere de başlamışlar. Bu dijital platformlardaki dergilerine reklam almaya başlamışlar. Yani topyekün işe girişmişler ve şunu görmüşler; en etkin interaktif platform web değildııır. Zaten yukarıdaki okunma oranlarında da web’in zirvede yer almadığı ortada.

Elbette geleneksel medyada yapılan ve alışkanlığa dönüşmüş ama online medyada yapılamayan şeyler de var. Örneğin çift sayfa olayı. Yani ikisayfayı birarada görmek… Sayfalar arasında hızlı ve rahat geçiş yapmak. Sonra dikey bir gazeteyi dikey olmayan bir interaktif medyaya uyarlamak reklam açısından da (ya da tasarım) zorluklar doğuruyor. Müşteriden alınan reklamın farklı ölçülerde alınması gerekiyor gayrı.

Reklamın ölçüsünün değişmesi demek tasarımın da değişmesi anlamına geliyor tabi ama bu büyük bir sıkıntı. Çünkü tasarım değişince aynı etkiyi vermek de sor oluyor.

Sonuçta müşteriden dergi için örneğin A4 ölçüsünde reklam, site için onun 72 dpi’lık ve belki yarı ölçüsünde bir versiyonu, I-Pad için başka ölçülerde bir veriyonu ve I-Phone için de başka ölçülerde başka bir veriyonunu almak gerekiyor. Yani size reklam verecek bir müşteri reklamın 3-4 farklı veriyonunu da hazırlatmak zorunda. Yani eğer çalışmıyorsa bile artık kendine interaktif bir ajans ya da tasarımcı bulsa iyi olur.

Wired dergisi, I-Pad’e kendini fena kaptırmış durumda. Ama ne yapsınlar, okur/müşteri/tüketicinin I-Pad’e ilgisi de ortada işte. Aldıkları geri dönüşte ortada. I-Pad teknolojisi özellikle yayıncılar için yepyeni ufuklar açmaya başladı bile. Bunun yerel örneklerini geçtiğimiz gülerde düzenlenen IPZ (İnteraktif Pazarlama Zirvesi)’nde de gördük.

Bu konuya devam edeceğiz..

27 Oct 2010

Üç Taşınma Bir Yangına Bedeldir Ya da Ömrümü Yedin Digitürk

Aboneliğimi yeni taşındığım adresime naklettirmek için başvurdum. Bunun için yetkili servisin benden 35 TL alacağı söylendi. Telefonla arayıp bu durumu şikayet ettiğimde “tamam, kaç yıllık müşterimizsiniz, sizden alınmayacak” dendi. Ancak akşam eve gittiğimde ne göreyim? Zavallı anacığımdan "yine de" bu 35 TL’yi almışlar.

Sineye çekip, içimden iyice bir saydırıp bu olayı tam unuTTUM diyorDUMM... geçen gün müşteri hizmetleri aradı. Benden 35 TL alınıp alınmadığını sordu. "Evet ya alındı" deyince de tamam ilgileneceğiz dendi.

Yahu kardeşim, ben bunu sineye çekip unutmuşken madem birşey yapmayacaksın, neden olayı hatırlatırsın da yaramı yeniden depreştirirsin?

Her akşam mutlaka en az bir kere 10 saniyeliğine yayınım kesiliyor ve “OPTS’den Kolay Kurulum’dan ayarlarınızı gözden geçirin” gibi bir uyarı çıkıyor. Kabloyu, cihazla bağlantısını vs. herşeyi kontrol ettim. Herşey düzgün görünüyor. OPTS’den kolay kurulum’a girdim (hatta zor yolunu bulup onu da denedim) ama nafile, kurulum falan yapılamadı.

Şimdi bu durumu müşteri hizmetlerine arayıp bildirince bana teknik servisi yönlendirdiler. Teknik servise telefonda durumu anlattım. Adamcağız dedi ki “O zaman daire dışında, çatıdan bağlantı da sorun vardır belki. Biz ona bir bakalım.” Bunun için evde olmam filan da gerekmiyormuş. Oh aman ne güzel dedim; demez olaydım. Bir hafta geçti aradan, güvenliğe soruyorum, ne gelen vaaaar, ne giden.

Bir Japon atasözü şöyle der; “Üç taşınma bir yangına bedeldir” Benim bir taşınmam 4 yangına bedel oldu;

1. Aboneliğimi naklettirdim para ödedim (Cihazımı, kumandamı kendim taşıdım, üstelik yeni evde önceki kullanıcıdan hazır, çekilmiş kablo da vardı. Yani bu nasıl “naklettirmek” onu da anlamadım ya...)
Sonuç; 35 TL Nakliye Ücreti !!

2. Müşteri hizmetleri arayıp “güya” sorunumu takip ediyor.
Sonuç; Boş yere ümitlenme ve hayal kırıklığı

3. Her akşam 10 saniye kesinti yiyorum
Sonuç: Alışkanlık oldu. Yarın birgün düzelirse yokluğunu aramaktan korkuyorum. Sanırım terapiye ihtiyacım olacak

4. Teknik servis hala gelip binadaki bağlantıyla ilgilenecek
Sonuç: Bkz; yangın 2’nin sonucu.

12 Oct 2010

Sosyal Medya İletişimi

Sosyal medya platformları deyince akla face geliyor tabi (bu arada o kadar aileden oldu ki Zeliş ya da Memo der gibi hitap ediyoruz facebook’a). En çok kullanılan o olduğu için bu ünvan da onun. Peki nasıl oluyor face’de sosyal medya iletişimi?

facebook

Efendim, öncelikle face dışarıdan bazı uygulamalar yükleyebilmenize olanak tanıyor. Örneğin sitenizde zaten hazır olan bir etkinlik takvimi uygulamanız varsa onu face’e aktarabiliyorsunuz ya da bir “Ürün Galerisi” özelliğini ekleyebiliyorsunuz; böylece face’deki sayfanız daha zengin, kitleniz için daha cazip hale geliyor.

Bir de face’in size sunduğu uygulamalar var. Örneğin anket, yorum yazma, foto/video ekleme ya da discussions’lar. Elbette Wall’a bir haber, duyuru (ya da görsel) ekleyerek sayfanın takipçilerine de bilgilendirme yapıyorsunuz. Tüm bunlar pazarlama iletişimi için kullanabileceğiniz çok kullanışlı araçlar.

Takipçilerinizin buradan size soru sorması, yorumlarda bulunması (ya da sizin sayfanızda ama kendi aralarında konuşması) ise işin en zevkli ama bir o kadar da dikkat edilmesi gereken kısmı oluyor sayın efendim. Eskiler buna Reputation Management ya da İtibar Yönetimi demişler.

Söylentiye göre 1700’lü yıllarda Refik isimli bir Türk yaşarmış İngiltere’de. Bunun bir de Renault 12 Station arabası varmış. Bu yabancı ya zamanla refik station demeye başlamış İngilizler bizimkine. Kasapmış Refik. Gelen müşterilerine de kanı akıtılmış, helal et kesip yedirirmiş. Tabi elin gavuru ne bilir helali haramı. “Neden böyle kesiyorsun Refik? Why? Whhhy?” diye soranlara da “Bu işin usülü böyle yeenim. İtibarım için domuz satmam, eti de böyle keserim.” demiş. Anlamamışlar tabi ne demek istediğini ama hoşlarına gitmiş. “İtibarını ne kadar düşünüyor refik station” demişler.

Zamanla bu itibarını düşünme meselesi refikstation, refitation ve sonunda reputation management olarak kalmış. Evet ne diyorduk, itibar yönetimi face’de en dikkat edilmesi gereken konulardan biri. İnsanlar artık bu sayfaları Call Center gibi kullanıyor. Buradan firmaya soru soruyor ve hemen cevabını bekliyor. Bir şikayette bulunuyor ve yine en kısa sürede cevap vermenizi bekliyor.

Eskiden forumlarda yine aynısı yapılırdı ama bu daha çok diğer kullanıclarla yaşadığı sorunu paylaşmak, olanı biteni millete duyurmak demekti. Yani kimse firma yetkillilerinin buradan kendilerini takip etmesini ve sorunlarını şözmesini beklemezdi. Oysa bugün öyle değil. tüketici artık sizin sitenize gelmiyor. Diğer insanlarla sosyalleşitiği o web platformlarında takılıyor. Orada dertleşiuyor, orada soru soruyor. Derdinin devasını, sorusunun cevabını da yine orada bulmak istiyor.

Ha, siz firma olarak orada yer alır ve müşterinin problemini orada dinleyip ona orada yanıt verirseniz dadından yinmeyecek başarılı bir CRM çalışması gerçekleştirmiş oluyorsunuz.

Tabi bu platformlar 7/24 yaşayan organik bir yapı gibi. O yüzden mümkün olduğunca sık ve sürekli takip edilmesi önemli. Yani biri sayfanıza gelip bir ürün/hizmetiniz hakkında soru sorar, siz tutup bunu birkaç gün sonra okur ve cevap yazarsanız bu işin anlamı kalmıyor. O yüzden “sürekli takip” sosyal medya iletişiminde bir diğer önemli konu oluyor efendim.

4 Oct 2010

Gambol: You're crazy. Joker: I'm not.

Böyle diyordu filmde Joker; "Hayır, deli değilim". Başkaları aksini düşünse de o gerçekte deli olmadığını düşünüyordu. Hesapçı, kurnaz, belki bir iki tahtası eksik... ama delirmiş? Hayır. Aptallıkla çılgınlık arasındaki ince çizginin farkındaydı Joker karakteri. Peki, biz gerçek hayatta herşeyin ne kadar farkındayız? Yani, düşündüğümüz, istediğimiz şeylerle bize söylenen, yakıştırılan şeyler birbirleriyle ne kadar uyumlu?

Biri size örneğin "sabırsız" olduğunuzu söyleyebilir. Peki bu doğru mu? Önemli olan sizin ne düşündüğünüz. Ya da gerçekten öyle mi acaba? Yani biri yine sizin beş para etmez olduğunuzu ya da bir dahi olduğunuzu hatta tanrı (tamam haşa) olduğunuzu bile söyleyebilir. Başkalarının söyledikleri elbette önemli. Çünkü bazen potansiyelimizi bilemeyiz. Çünkü bunun için kendimize biraz fazla "yakınız". Dışarıdan bir göz bunu bizden daha iyi görebilir.

İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur derler. Öyle mi acaba? O zaman insan değişmez demek oluyor bu. Yani genetik altyapımızda ne varsa o olacak, hiç kasmaya gerek yok. Bu durumda hayale kapılmaya da gerek yok. Çünkü olabileceğimiz şeyler belli. Elveda astronotluk, doktorluk hayalleri. Elveda büyük bir yazar olma hayali; belki de boşuna yırtınıyoruz.

O zaman başkalarının hakkımızdaki yorumları da gerçersiz. "Bundan adam olmaz" ya da "bu adam büyük bir avukat olacak" laflarının gerçerliliği yok. Ne derlerse desinler, eğer herşey olacağına varıyorsa o zaman söylenenleri kulak arkası edebiliriz...mi acaba?

Düşünün bir, Edison'a küçükken bir halt olmaz bundan demişler. Hatta bir meslek öğrensin diye trenlerde çalıştırtmışlar. Adam bu işi bile tam becerememiş ki birgün kondüktör ya da makinist (artık her kimse) buna birşeyden dolayı kızıp patlatmış bir tane. Adamın bir kulağının ağır işitmesi de işte bu yüzden. Peki Edison makinist ya da tren kompartımanında bilet kesen bir kondüktör mü oldu? Nayır. Para kıran bir sanayici ve dünya çapında bir mucit olmuş.

Hele Einstein'ın kendisi bile kensisinden umutlu değilmiş. Para kazanmak için sigortacılık bile yapmış. Sonra? Adama İsrail'in ilk cumhurbaşkanı olmayı teklif ettiler. Diğer başarılarından söz etmiyorum bile. Ya da II. Abdülhamit! Vakti zamanında adamın önünde birçok büyük kardeş, taht için uygun aday varmış. Tahtın varisliği için bırakın adaylığı, ismi bile geçmiyormuş. Adamacağız marangozhanesinde sandalye zımparalarken bir yandan da nihavent makamında türküler mırıldanarak gününü geçiriyordu belki de. Sonra Hop, "padişahım çok yaşa" tebrikleriyle neredeyse 40 yıl tahtta kaldı.

O zaman ne yapacağız? Kenimizde mi inanalım? başkalarına mı? Yoksa kadere mi ? Ya da hiçbirşey düşünmeyip, herşey olacağına varır nasılsa deyip hayatın akışına mı bırakılm herşeyi? Acaba doğru olan hangisi? Tabi bu soruları soruyorum ama bu soruları zaten belki asırlardır herkes soruyor. Herkes üzerinde düşünüp duruyor. Peki ben ne düşünüyorum?

Belki de hepsine inanmak lazım. Hem kendimize hem de başkalarına. İçimizdeki o sese kulak vermeli ama başkalarının da fikrini almalı. İşin içinden çıkamadığımızdaysa hayatın akışına bırakmalı herşeyi. Çünkü cevap bazen hiç düşünmediğimiz biryerden gelebiliyor. Hayat, (yaşadığımız kendi hayatımız bile) tam olarak bizim kontrolümüzde değil. Üzerimizde etkisi olan pekçok kişi, söz ve olay var.

Durup dinlemek lazım arada. Televizyonu durdurup, MP3'ü, müziği durdurup hatta kafamızdan geçen düşünceleri, sesleri durdurup dinlemek lazım. Gözümüzü kapayıp nefes alışımızı, hayatı, "kendimizi" dinlemek lazım üç beş saniye