28 Aug 2010

Yok Daha Neler!

İş, ikili ilişkilerle yürürmüş. Aramak gerekiyormuş. Yüzyüze konuşma imkanı varsa telefonda konuşmamak, telefonla konuşma imkanı varsa maille falan yazışmamak gerekiyormuş.

Telefonda gülümseyerek konuştuğunda, karşıdaki seni göremese bile bunu anlayabiliyormuş. Bu da kurulan iletişimin çok daha güzel ve başarılı geçmesini sağlıyormuş.

Karşımızdakini dinlerken "ekstra" bir dikkatle dinlemek, bazı detayları daha hızlı ve iyi anlamamızı sağlıyormuş. Dahası, karşımızdaki kişi de bizim bu dikkatimizi, gösterdiğimiz özeni farkediyormuş. Böylece insanların saygısını kazanıyormuşuz.

Başarılı ve kaliteli insanlarla tanışmak, arkadaşlık kurmak önemliymiş. Bu ilişkiler hem özel hayatımız hem de iş hayatımızda daha başarılı ve huzurlu olmamızı sağlıyormuş. Konuşurken karşımızdakinin gözlerinin içine bakarak konuşmak çok önemliymiş. Bu başta insana biraz zor gelse de kısa sürede kazanılabilen bir alışkanlıkmış.

Meğer düşünceler ve huylar bitkiler gibiymiş. Sulayıp besledikçe büyür ve gelişirlermiş. Olumsuz düşünceler, kötü huylar ve fikirler düşünüp üzerlerinde kafa yordukça beslenir ve büyürmüş. Aynı şekilde güzel ve olumlu düşünceler, fikirler, hayaller de üzerlerinde düşündükçe, hayal ettikçe büyür gelişirmiş. Kötü alışkanlıklardan kurtulmak için önce kafamızda bunları beslemeyi kesmek gerekiyormuş. Bunları kafamızdan çıkarmak, zihni bunlarla meşgul etmemek zamanla bunları susuz bırakıp gelişmelerini önleyecekmiş. Susuz kalmış bitki gibi bunlar zamanla küçülür, giderek çürürür ve yok olurlarmış.

Tanıştığımız insanların ismini "unutmamak" hayatımızda hiç aklımıza gelmeyecek faydalar sağlarmış. Müşterilerimizle sadece iş konuşmak yerine hayatı da konuşmak, dertlerini, alışkanlıklarını, hobilerini, korkularını öğrenmeye çalışmak ve kendimizinkileri de onlarla paylaşmak kalıcı dostlukların ve iş ilişkilerinin anahtarıymış.

Başarı sadece çalışmaya, yaptığımız işlere bağlı değilmiş; tanıdığımız insanların başarısına, onlarla ilişkilerimizin başarısına da bağlıymış. Meğer başarılı insanlar hep bunları yaparmış... Yok daha neler...

23 Aug 2010

Bir Zamanlar Genciken

Başka bir yaşam vardı ben küçükken... Anadolu'da geçen çok farklı bir yaşam. Sonradan TV'yle değişen bir yaşam.

Yolda sincap görür, durur iki çift laflardık mesela, sonra herkes yoluna giderdi. Öyleydi ilişkiler. En son ne zaman sincap gördüğümü hatırlamıyorum şimdi. Eskiden insanlarla koyunlar konuşabiliyordu. Birbirlerine dertlerini anlatıp hasbihal ederlerdi. Yünleri de daha parlak ve güzel oluyordu. Niye? Çünkü huzurluydu hayvanlar. Konuşunca rahatlıyorlardı. Tavuklar mesela acayip espriliydi... O gün keyifleri yerindeyse, mesela yaptığın bir espriye gülmüşlerse sana sürpriz yumurta verirlerdi keratalar. Kırardın yumurtayı, bir bakardın içinde daha ufak bir yumurta daha... Onu da kır daha da ufağı. Hepsi de kabuklu bu arada. Bildiğin Matruşka yumurtası gibi yani. Gülmekten devrilirdi hayvanlar...

Ben geçerken bazen ağaç enseme vururdu dallarıyla. Sonra da öylece dururdu "Valla ben yapmadım" gibisinden. Sinir olurdum, yakalayamazdım bir türlü suçüstü. Yaşı da büyüktü tabi ağaçların. En az 60-70 yıllık çınar, meşe. Gerçi yakalasan ne olcak? Büyük sonuçta, birşey diyemiyorsun ki! Yine de iyiydi, şakacıydı hepsi de. Severlerdi bizi. Bir sıkıntın varsa dinlerlerdi mutlaka. Terbiyesizlik yapmaz, başlarını çevirmezlerdi. En son ne zaman ağaçlarla konuştuğumu hatırlamıyorum.

Mesela bazende geçerken, hususi kafama denk gelecek şekilde elma, armut, zerdali falan düşürürlerdi. Ben kafamı tutup zıplarken koca gövdeleri sarsılarak gülerlerdi. Yaprakları da "hırş hırş" sesleriyle sallanırdı bu arada. Birşey diyemezdik tabi büyüktü onlar nihayetinde. Yeterince uzaklaşınca dönüp küfrederdik ama eğer çok kızmışsak. Onlar da bize meyvelerini fırlatırlardı. Ama yine de severdik birbirimizi.

Bir kartallarla iyi değildik işte. Onlar başkaydı, çok başka. Sertti hepsi de. Şakaya falan gelmezdi onlar. Alıverirdi adamın gözünü, çıkarır kordu kenara. Bilmiyorum neden öyle agresiftiler ama öyleydiler işte. Sevilmezlerdi zaten o yüzden. Hep yükseklerde uçup dolaşır, arada inip büyüklere hızlı hızlı, sinirli sinirli birşeyler söyler hemen uçar giderlerdi. "Otur bir çay iç, bir soluklan" dediğinde dinlemezlerdi hiç. Hemen giderlerdi. Meğer olacakları görürlermiş yukarıdan. İnip uyarırlarmış büyükleri. Bak sonradan, büyüdükçe anladım bunları ben. Ama tabi dinlemedi bizim büyükler. Bunlardan biraz da korkuyorlar ya ciddiye almadılar hiç. Oysa seni sevmese de gelip uyarıyor hayvan, bir dinle bakalım...

Devir değişti işte göz göre göre. TV yayınları başladığı anda salgın başladı. Ağaçlara bir baktım hiç hareket yok. Konuşuyorum yok, tekme atıyorum yok. Tık yok. Lan öldü mü bunlar diye bakıyorum, yoo dalı, yaprağı yeşil. Meyve de veriyor. Arkamı dönüyorum bilerek, enseme vursun yine diye. Yok. Sincaplara bakıyorum, her akşam eve dönerken yolda lafladığım. Onlar da yok piyasada. Birini uzakta, çalının arasında gördüm. Seslendim. Durdu, dikilip baktı, sonra vınnn... Artık konuşmayı bırak tamamen kaçar oldular. Koyunlar, tavuklar desen mal mal bakıyor, onların da cevap verdikleri yok. Gitti kısaca. Bitti gitti hepsi. Daha konuşmaz oldular.

Bir tek kartallar arada çok yukarıdan çığlık atar gibi sesleniyorlar. Artık "Allah belanızı versin" mi diyorlar, "biz demiştik" mi diyorlar anlamıyoruz ki artık. Anlaşamayınca iyice koptuk zaten. Kalanları da kendimiz vurup öldürdük işte niye yaptıysak.

Kısacası başka bir yaşam vardı ben küçükken. TV'den önceki bir yaşam.

6 Aug 2010

Bu Sıcaklar ve Benim Emektar Ford

Günlerden cumartesi. Vakit öğleden sonra ve sıcaklık herhalde cehennemden bir iki derece düşük. Yanımda Gülnur, arabamla çevre yolundan Eyüp'e gidiyoruz. Klima küfül küfül esiyor, müzik dinliyor muhabbet ediyoruz.

Sonra klima duruyor önce. Ne olduğunu anlamaya çalışırken akü uyarı işareti çıkıyor ekranda. Bir yandan araç kullanıyor bir yandan da sorunu anlayıp çözmeye çalışıyorum. Klima durunca, camlarda kapalı olduğundan içerisi ekmek fırınına dönüyor tabi. Gülnur camları açıyor, ben hala sorunu anlamaya çalışıyorum.

Sonra hidrolik direksiyon gidiyor. Bir an, eski bir Ford kamyonunda oturmuş, o kazık gibi direksiyonu kontrol etmeye çalışan geçmiş zaman kamyon şöförleri geliyor aklıma. (Bu arada arabam da Ford). Hidrolik olmayan bir direksiyonun ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlıyorum ve hız kesiyorum.

Zor bele Eyüp'e ulaşıyorum ve Eyüp Sultan'ın hemen yanındaki büyük, açık otopark'a giriyorum. İşte tam bu noktada, şu muhteşem hayatımın en kabus günlerinden birini yaşadığım o günde, ilk güzel olayı yaşıyorum.

Otoparka girerken artık arabanın ön kısmından "tam tam" sesleri gelmeye başlıyor ki bu da yaşadığım o mekanik problemin artık iyice ciddileştiğinin bir işareti. Arabayı parkedip hemen ön kaputu açıyorum. Su haznesindeki su, ocaktaki demlik gibi kaynıyor. Görevlilerden biri gelip şöyle bir bakıyor ve "motor hararet yapmış" diyerek su getirmeye gidiyor. Az sonra elinde büyük bir su kabıyla çıkıp geliyor. Bu arada oranın yöneticilerinden biri de geliyor ve bana hemen aracı çalıştırmamı söylüyor. Hararet yapmış bir araca su takviyesi yapılacaksa motorun çalışır durumda olması gerekiyormuş. Aklıma geliyor ve yolda karşılaştığım diğer aksaklıklardan direksiyon hidroliğinden ve akü uyarı işaretinden söz ediyorum.

Artık etrafımda oranın çalışanı ve yöneticilerinden beş kişi var. Ortak bir ağızdan "motor kayışı" diyorlar ve harakete geçiyorlar. Şimdi kimi kaputu açarken kimi aracı çalıştırıyor, bir diğeri cebinden tamirci bir arkadaşını ararken başka bir tanesi eğilmiş kayışı çekiştiriyor. Evet motor kayışı kopmuş. Bir metrelik siyah, yağlı kayışı çıkarıp bana veriyor söken adam. Telefonda görüşen, olayı arkadaşına anlatmış ve çözümü hatta maliyetini de öğrenmiş durumda. Bir yerden kayış alınacak, bir oto elektrikçisine taktırılacak. 5 kişi tekrar kafa kafaya veriyor ve çevredeki en yakın tamirci ve kayış satıcılarını konuşuyorlar. Kötü haber şu ki; günlerden cumartesi ve o gün öğleden sonra doğru dürüst ne tamirci ne de yedek parçacı açık. Yine de en yakındaki parçacı ve tamircinin bilgilerini almış halde oradan ayrılıyorum.

Otoparkçılar bana o kadar önemli bir iyilik yaptı ki olayın ciddiyeti o sırada çok da önemli gelmiyor bana. Öğlen güneşi altında çıkıp tamirci ve parçacı arıyorum. Ne yazık ki benim araca uygun kayış yok. Tamirciyi buluyorum. Kayış olmayınca onun da yapabileceği birşey yok.

Tamirci beni bir ihtimal kayış bulurum diye Bayrampaşa taraflarında biryere yönlendiriyor. Elimde kopmuş, yağlı kayışla minibüs bekliyorum. Az sonra bir tanesine biniyorum. Şöföre parayı uzatırken adama danışmak geliyor aklıma. Gideceğim yeri ve orada parçacı olup olmadığını belki bilebilir. Belki.

Şoför emin olamasa da birşeyler düşünüyor. O sırada konuşmaya kulak misafiri olan ve şoförün yanında oturan yolcu giriyor lafa. O biliyormuş. Sonra ilk sırada oturan ardından daikinci sırada oturan başka yolcular sohbete dahil oluyor. Az sonra minibüste benim Ford parçacımın tam yeri ve oraya nasıl gidebileceğim konuşuluyor. Sonunda şöför beni biryerde indiriyor. Herkese "sağolun" deyip bana tarif edildiği şekilde yedek parçacıya gidiyorum. Dev gibi Ford binasını uzaktan görünce Kabe'ye ulaşmış hacı gibi hissediyorum kendimi.

Son yüz metreyi koşar adım katediyorum çünkü saat artık 5'e geliyor. Binaya varınca güvenlik görevlisi karşılıyor beni ve müjdeyi veriyor sırıtarak; Kapandı!


Güneş biraz azalsa da gücüm artık tükenmiş durumda. Heryer kapalı. Ne parçacı var ne tamirci. Gülnur'u arayıp "Geliyorum" diyorum. Kızcağız saatlerdir ses çıkarmadan beni bekliyor. Yapılacak birşey yok. Aracı kilitleyip pazartesiyi bekleyeceğim. Sırtımdaki t-shirt en az 3 defa üzerimde ıslanıp üzerimde kurumuş. Bu arada Gülnur'u alıp Acıbadem'e bırakmanın da bir yolunu bulmam lazım. Yorulmuş, bezmiş bir halde öylesine yürüyorum. Dua ediyorum. Olayı üst merciye intikal ettirmenin dışında yapılacak birşey yok.

Arabayı bıraktığım tamirciye doğru yürürken bir tamirci daha görüyorum bir kenarda. "Yeter" diyorum içimden. Kaç kişiye sordum, yanıt hep aynı işte. İçimden bir ses "Neden olmasın?" diyor. "Hadi buna da soruver, bu da son olsun" diyor. Ayaklarım dükkana götürüyor. Çıraklar yerleri yıkayıp kapamaya hazırlıyorlar. Dükkanın dibindeki bir masanın başında genç biri oturuyor.

Selam verip elimdeki kopmuş kayışı göstererek durumu anlatıyorum; gün içinde kimbilir kaç kez yaptığım gibi. Adam kalkıyor ve duvarda asılı duran çıkma kayışlara bakıyor. "Abi biri uyarsa al götür, idareten taktırırsın" diyor. İçimde bir umut beliriyor. Ancak elindeki kayışların hiçbiri bana uygun çıkmıyor. Hayal kırıklığı.
"Bir saniye abi" diyor. Tek işi kayış satmak olan bir arkadaşım var diyor ve cepten onu arıyor. "Tabi kapatmadıysa" diye ekliyor. Yeniden umut.

Telefon çalıyor, çalıyor ve... açıyor karşı taraf. Kesin kapattı diye düşünüyorum. Sonra da kızıyorum kendime negatife odaklanıyorum diye. Dükkan hala açık. Sürpiz tamircim telefonda durumu anlatıyor karşı tarafa. Karşı taraftan olumlu yanıt geliyor. Elinde benim arabaya uygun kayış var.

"Gel abi" diyor ve beni arabasına bindirip yola düşüyoruz. Tam herşey bitti derken yeni bir umut ışığı bu. Taa Bakırköy'e geliyoruz. Parçacıdan 25 TL verip kayışı alıyoruz ve geri dönüyoruz.

"Keşke" diyorum, "Bilseydim ilk başta size gelirdim." Adam "yok" diyip başından savmak yerine bana büyük bir, ne biri, birkaç iyilik yapıyor ya bunun altında kalmak istemiyorum. Ama başka bir tamircide bekliyor aracım ne yapayım?

"Önemli değil abi" diyor. O arkadaşa ayıp olur şimdi, sen oraya git." diyor. "O yapamazsa bana gelirsin." Beni tamircinin önünde bırakıyor. Ancak o da ne? Tamirci dükkanda değil. "Başka bir yere tamire gitti" diyor çırağı. Bu arada beni oraya bırakan kurtarıcım ileriden U dönüşü yapmış, karşı şeritten önümüzden geçip dükkanına dönmeye hazırlanıyor. Tam önümüzden geçerken el sallayıp dikkatini çekiyorum ve "Geliyorum" diyorum.

Akşama dek deli tavuk gibi dönüp dolaşıp ona yaptırmak nasipmiş benim arabayı. Sonunda arabaya kayışı taktırıyorum ve sorun çözülüyor. Gülnur'u almaya giderken bir yandan gün boyu yaşadığım sıkıntıları bir yandan da bana yardımcı olan o kadar insanı, yaşadığım mucize gibi olayları düşünüyorum. Sanırım gerçekten şanslıyım.