27 Jun 2011

Çar’ın Emri ve Siemens’in Üniforması

siemensSiemens, 1853’te Çarlık Rusyasının uzun mesafe telgraf hattı döşenmesi işini alır. Network yaklaşık 10 bin km. uzunluğundadır. Zor bir görevdir ama 1855’te başarıyla tamamlanır. Bilinen doğa koşullarının sıkıntılarına ek olarak, bozulan telgraf hatlarının tamiriyle uğraşan Siemens mühendisleri halktan da pek sıcak ilgi görmezler. Sonuçta onlar birer “yabancıdır”. Bu durum işleri daha da zora sokar tabi. Bunun üzerine Çarın emriyle Siemens mühendislerine “Contractor for the Construction and Maintenance of the Imperial Russian Telegraph Lines” yani “Rus İmparatorluğu Telgraf Hatları Bakım ve İnşaat Mühendisleri” ünvanı verilir. Bir de yukarı gördüğünüz omuzları rütbeli üniformalar hazırlanır.

İş bitmiştir. Bu üniformalar sayesinde mühendisler halkın gözünde “official” yani “resmi memur”, bir kurumun temsilcisi olarak görülmeye başlarlar ve saygı görmeye başlarlar.

Üniforma, kurum kimliğinin herzaman önemli bir parçası olmuştur. Doğru tasarlanıp hazırlanmış bir üniforma (rengi, formu, kullanım alanına göre malzemesiyle) kurumun etkili bir şekilde temsil edilmesinde oldukça etkilidir; Sonuçta onu giyen kişinin üzerindeyken birçok göz tarafından görülecektir. Aşağıdaki resimde İngiltere’deki Mc Donalds’ın ünlü İngiliz moda tasarımcısı Bruce Oldfield’a tasarlattığı yeni kıyafetleri görebilirsiniz.

mcdonalds
Üniforma, onu giyen kişiye bir “kurumsal aidiyet” duygusu hissettirir. Onu giydiğinizde artık o markanın bir parçası olduğunuzu, onu üzerinizde taşıdığınızı hissedersiniz. Bu o kadar insancıl ve güçlü bir duygudur ki bunu çok farklı şekillerde etrafınızda görebilirsiniz;

x
Örneğin X-Men filmini hatırlayın. Genç mutantlar için o X kostümünü giymek ne kadar gurur vericiydi?

n693611935_572781_5335[1]
Ya da spor! Takımlarını destekleyen taraftarlar için takım formasını giymek kadar keyifli, gururu verici birşey var mı? O format kutsaldır unutmayın!

09052011081
Son olarak yukarıdaki fotoğraf! Bunu geçen ay hava alanında çektim. Bu arkadaşlar (arkadan pek anlaşılmıyor ama) İstanbul’daki F1 yarışında yarışan McLaren Mercedes takımının teknik ekibi. Yarış bitmiş Almanya’ya dönüyorlar. Günlerden Pazar. Üzerlerinde ne var? Mercedes amblemli gömlek, kazak, altta kot pantolon (evvvet yine Mercedes logolu) ve ayaklarında da spor ayakkabı (onları göremedim işte). Günlük/serbest kıyafetleri bile özenle seçilmiş ve kurumun markasını taşıyor. İşte kurum kimliği ve üniformaya en son ve en spor örnek.

24 Jun 2011

İlk E-Book’um Yayında

Karşınızda ilk e-book’um; Bir Kapıcının Sıradan Hayatı. Aşağıdaki linkten ücretsiz indirip okuyabilirsiniz. Kitabın sonunda iletişim bilgilerim mevcut, öykülerle ilgili hertür yorum ve eleştrilerinizi bekliyorum.

Microsoft Word - Bir Kapıcının Sıradan Hayatı.doc

Scribd.com/Bir Kapıcının Sıradan Hayatı 

Biraz kitaptan bahsedeyim; 2008’de uzun bir roman yazmaya ne zamanım ne de enerjim olmadığı (ama birşeyler yazmak, bir hikaye anlatmak için dayanılmaz bir istek duyduğum) o günlerde eski bir dost; Giovanni Guareschi “Don Camillo”suyla imdadıma yetişti.

Fikir basitti; Aynı karakterlerden oluşan farklı kısa öyküler. Eğlenceli, okuması (ve Tanrıya şükür yazması) kolay, yaratıcılığn her seferinde tekrar vites yükseltmek zorunda olduğu kısa öyküler… Guareschi'nin Don Camillosu, İtalya'nın küçük bir köyündeki papaz Don Camillo ve çevresindeki köy halkının öykülerini anlatır. Peki ben neyin öyküsünü yazacaktım?

O günlerde Harbiye’de Photoshop Magazin’de çalışıyordum. Binanın bir de kapıcısı vardı; Nazım ağabey. Nazım ağabey, binanın zemin katında ailesiyle yaşardı. Arada binanın kapısında karşılaştığımızda ya da hava almak için aşağıya indiğimizde karşılaşır, havadan sudan sohbet ederdik. Çok sıkı İddia oynardı Nazım ağabey. Birlikte birkaç kupon yapıp para kazandığımız bile olmuştu.

Nazım ağabey’in o zaman 4 yaşlarında sevimli bir oğlu vardı; Hasan. Bazen o da olurdu yanımızda. Onu sever, onunla oyun oynar ya da haylazlıklarını izlerdik birlikte. Küçük Hasan şimdi cennette ve ben bunları yazarken hala onun o haylaz ama sevimli gülümsemesi gözümün önüne geliyor.

Nazım ağabey’i o gün akşam, işten çıkarken görmüştüm. Akşamın karanlığı yavaş yavaş çökerken binanın önündeki kaldırımda tek başına dikilmiş boş boş yoldan geçen arabalara bakıyordu. Yüzüne bakar bakmaz o “acıyı” gördüm. O keskin acı kelimelerle nasıl tarif edilir bilmiyorum. Evladını yitiren bir babanın (ya da annenin) acısını, dışarıdan ben bu kadar net hissederken ya o adam nasıl birşey yaşıyordu acaba?

O akşam eve gittiğimde birşeyler yazmak için oturdum ama sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. O adamı yeryüzünde teselli edebilecek birşey var mıdır?

Zaman ve hafıza... Bu ikili elele verip bazen çok iyi iş çıkarıyorlar. Acıyı katlanır, yaşananları parayla satın alınamaz bir değere dönüştürüyorlar. Sonuçta öykümün kahramanı kapıcı Nezih oldu. Nezih ve çevresindeki insanlar;

Arkadaşları, ailesi. Öyküleri okurken kitabın isminin aksine Nezih’in ya da çevresindekilerin hayatlarının hiç de sıradan olmadığını farkedeceksiniz. Tıpkı benim, sizin hayatlarınız gibi.

16 Jun 2011

Vee Yılın Web Sitesi: ntvmsnbc.com

Jüri üyesi olarak bu sonuçtan memnun kalamadım ama demokrasi böyle birşey işte. Peki neden?

Birkere bir türlü kompakt bir tasarım yakalayamadılar. Oysa önlerinde Milliyet.com.tr gibi nah böyle kocaman bir örnek de var. Gerçi site, eğitim seviyesi daha yüksek bir kitleye hitap ediyor tabi ve bu açıdan Milliyet'ten ciddi biçimde ayrışıyor.

Bir sebep daha var ki bu belki de en önemlisi; Sitenin mobil versiyonu çok kötü. Gittikçe artan oranda mobilden bağlanıyoruz internete. Bu durumda bir sitenin (özellikle de böyle uluslararası bir haber portalının) mobil sitesi çok iyi olmak zounda. Bug'lar temizlenmiş, güncelleme de sorun yaşanmayan mesela.

Örneğin şu an açıyorum mobilden "Spor" sayfasını, güncelleme 23 Mayıs görünüyor. En üstteki haber de Belçika-Türkiye maçı. Eh yani!

11 Jun 2011

Krallık, Cumhuriyet ve İmparatorluğun Şehri: Roma


roma-panorama
Gülnurla balayı gezimiz için planladığımız yer Roma’ydı. İkimizde tarihi, Akdeniz kültürünü ve tatlarını sevdiğimiz için bu plan heyecan vericiydi ve nitekim gezimiz de öyle oldu. Doğal olarak Roma’yı birçok yönden İstanbulla kıyasladık ki bu noktada Roma sizi hayal kırıklığına uğratabilir; o yüzden bunu önermem.

metro-(2)
Yine de şunu söylemeliyim; Romayla İstanbul’u kıyasladığınızda İstanbul’un bir “uzay şehri” gibi kaldığını göreceksiniz. Havaalanı, tren istasyonu, metroları, tren ve otobüslerini gördüğünüzde içiniz acıyıp hüngür hüngür ağlayarak adamlara sadaka vermek gelebilir içinizden.

Ancaaak! Tarih söz konusu olunca roller değişiyor bir anda. Evet, orada da talandan nasibini alan yerler var tabi; örneğin Kolezyum. Ancak tarihi yaşatma ve koruma konusunda Romayı gördükten sonra İstanbul için bir kaldırım kenarına oturup “Vahaleeeey” diye bağrınızı döve döve ağlamak gelecek içinizden. İşte gezi notları;

Fontana di Trevi 
Ya da bizde yanlış bilinen adıyla “Aşk Çeşmesi”. Yanlışlık şurada; Fontana di Trevi aslında Trevi çeşmesi ya da Üç yol çeşmesi anlamına geliyor; çünkü tahmin edeceğiniz üzere üç sokağın kesiştiği bir yerde inşa edilmiş. Buraya gelen insanların sol omuzları üzerinden havuza para atmaları adet haline gelmiş. Günde yaklaşık 3000€ para toplandığı söylenir havuzdan. Bu para nereye gidiyor derseniz Roma’daki muhtaç insanlara harcanıyormuş.

Çeşmenin tasarımı için XII. Clement bir yarışma açar ve Niccolo Salvi adlı bir sanatçı yarışmayı kazanır. 1732’de başlayan inşaat tam 30 yıl sürer. Burası Piazza di Spagna yani Spagna meydanında bulunuyor. Merdivenlerin başlangıç noktasında 1627 tarihli Barok La Fontana della Barcaccia çeşmesi var.

İspanyol merdivenleri Denir ki merdivenlerin adı İspanyol yerine Fransız merdivenleri olsa da olurmuş çünkü merdivenler Trinita dei Mondi adlı bir Fransız kilisesine çıkıyor -ki merdivenlerin yapımına ön ayak olanlar da büyük oranda yine Fransızlarmış. 19. yy. boyunca sanatçılara model olmak isteyen hevesli gençler buraya gelir ve kendilerini gösterirlermiş. Bugün ise uluslararası bir poz verme mekanı ve aynı zamanda gençlerin flört mekanı durumunda.



Kolezyum ya da İtalyanların deyişiyle Kolosseum
Yaklaşık 2000 yıldır talan edilmesine rağmen ihtişamını koruyan büyüleyici amfitiyatro. 60 bin kişinin oturabileceği, 10 bin kişinin de ayakta durabileceği şekilde tasarlanmış. Tasarlanma amacı yeni imaparatorun eskisinin adını bastırmak istemesi.

Oturma düzeni çok katı kurallarla belirlenmiş durumdaymış. En güzel yerler imparator, maiyeti ve soylulara ayrılırken avam tabakası daha aşağılara otururmuş. Bugün herhangi bir stadyumda en güzel yerlere en güçlüler, daha kıytırık yerlere daha garibanların oturması aradan geçen 2000 yılda bu kuralın değişmediğini gösteriyor.


Efendim meydanın ortasında gladyatör dövüşleri, çeşitli zaferlerin (hatta deniz zaferlerinin) yeniden canlandırıldığı gerçekçi göstergiler, suçluların infazı, vahşi hayvan dövüşleri, suçluların vahşi hayvanlarca öldürülmesi, tecavüz edilmesi gibi gösteriler düzenlenirmiş.

Burası aslında imparatorların “sosyalleşme” mekanıymış bir nevi. Normalde imparatoru görme şansı pek olmayan halk ve halkını sürekli görme şansı olmayan imparator burada birbirini görürmüş. İmparator halka ekmek, erzak vs dağıttırır, fakir halk gösteriler sayesinde stresini atar ve tabiri caizse kontrol altında tutularak halkın baş kaldırma riski minimize edilirmiş. 

Ortadaki meydanın altında labirentlerle birbirine bağlanan birçok oda ve galeri varmış. Bunlar savaştan önce suçluların, gladyatörlerin ve hayvanların tutulduğu (gösteriler sırasında da cesetlerin indirildiği) yerlermiş. Bu iniş çıkışlar meydanın çeşitli yerlerindeki kapak şeklindeki kapılar ve asansörlerle yapılırmış. Meydanın zemini aşağıya su sızdırmasın diye çadır beziyle kaplanırmış, onun üzeride kanı emsin diye birkaç santim kalınlığında kumla kaplıymış.
Şimdi aslında günümüzde kullandığımız “arena” kelimesi de kum için kullanılan Latince “harena”dan geliyor. Bugün asansörle de çıkılabilen üsta katta Kolezyum’dan çıkartılan masonluğa ait eşyaların sergilendiği bir yer de var. Son olarak, Kolezyum 2007’de dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri seçildi.

St. Peter's Bazilikası 
Dünya’daki gelmiş geçmiş en büyük kilise. Orijinal adı “Basilica di San Pietro in Vaticano” olan bu harika yapı 60 bin kişilik bir kapasiteye sahip. Önündeki bu nefis heykel Aziz Pavlus’un heykelidir. Aziz pavlus’un öyküsü bize yabancı değil. Tarsus doğumlu olan Aziz Pavlus önceden Yahudiyken İsa peygamberin silüetini görüp Hristiyan olur ve ömrünü Anadolu’da Hristiyanlığı yaymaya adar.
Sağlık, SPQR, Afiyet 
Roma’da logar kapaklarından tutun da heryerde SPQR yazısını görebilirsiniz. İlk başta spor yazıyor sanmıştım. “The Senate and People of Rome” yani Roma halkı ve senatosu anlamına gelen bu kısaltma antik Roma Cumhuriyetini ifade ediyor. Yani uzun uzun federal bilmem ne bürosu demek yerine FBI demek gibi. Bugünkü Roma hükümeti de bu kısaltmayı kullanmayı sürdürüyor.

Vatikan 
Roma’nın içinde bu dünyanın en küçük devleti yaklaşık 1000 kişilik bir nüfusa sahip. Bunların çoğunu çeşitli ülkelerden gelen Papaz, rahibeler ve İsviçreli muhafızlar oluşturur.
Vatikan ve aslında genel anlamda İtalya Katolik inancının merkezidir.

Bunun yanında İtalya’nın günümüzde bir resmi dini yoktur; İtalya laik rejimle yönetilmektedir. İtalyan halkının %87’sini kendini Katolik olarak belirtse de bunlardan sadece %36’sı kiliseye düzenli gittiğini söylemiştir.

İtalya'da Katolik inancından sonra en büyük inanç popülasyonu nedir dersiniz? Protestan? Ortodoks? Doğru cevap “İslam”. 1 milyon’dan fazla müslüman var İtalya’da. Çoğu göçmen, zaten etrafta bol miktarda Kuzey Afrika, Güneydoğu Asya ve Ortadoğulu görebilirsiniz. 



Bunun dışında Kalvinist, Luteryan vs. gibi farklı gruplarıyla 200 bin civarı Protestan, yaklaşık 50’şer bin Yahudi, Budist ve Ortodoks yaşıyor orada.





Castel Sant’Angelo 
Dairesel biçimi ve devasa hacmiyle Vatikan sınırını temsil ediyor. Söylentiye göre 6. yy’da Papa Büyük Gregory burada St. Michael’ın suretini görür ve bu da büyük bir salgını sona erdirir. Papalık yetkilileri burayı bir kaleye dönüştürür ve kuşatma ya da salgın zamanında sığınmak üzere Vatikan’la bir geçit vasıtasıyla birleştirirler. Yani Papaların sığınağı olarak kullanılır.

Kale hapishane, zindan ve bir işkence merkezi olarak da kullanılmıştır. Burada Papalık sakinlerine yakışır görkemde bir saray inşa edilir. Biz içine girmedik ama dendiğine göre binanın içinde her köşede ve tüm tavanlarda Papanın kişisel mottosu olan “Festina Lante” yani “yavaşça acele edin!” yazmaktadır.


100 İsviçreli Koruma 

1500’lü yıllarda o zamanki Papa, kendisi ve Vatikan’ın güvenliği için İsviçre’den askeri bir güç rica eder. O zamanlar İsviçre askerlerinin kendi çapında bir ünü vardır. Sayıları az olsa da bu askerler cesaret, güç, sadakat ve taktik yönden ustalıklarıyla herkesin saygı duyduğu ve talep ettiği askerlerdir.

İsviçre bu ricayı kırmaz ve 100 küsür kişilik seçkin bir birlik yollar. Bunlar Papa tarafından kutsanır ve işe başlarlar. Böylece bir gelenek doğmuş olur. Denir ki bu ilk kutsama töreni sırasında Papa tarafından makasla kırmızı bir kuşak kesilerek İsviçreli askerlerin görevi resmen başlatılır. Günümüzdeki açılışlarda makasla kırmızı kuşağın kesilmesi adeti de buradan gelirmiş.
Vatikan 1520’lerde İspanyolların işgaline uğrar. O karanlık günlerde İsviçreli askerler unutulmaz bir savunma örneği gösterirler ve Papalarını tek parça halinde korumayı başarırlar. Ancak bunun bedeli de ağır olur. Yaklaşık 190 kişilik birliğin üçte ikisi katledilmiştir. Yine de bu olay onların cesaret ve sadakatini ispatlamıştır. Vatikan’a giden herkes bu özel askerleri renkli kıyafetleriyle hemen farkeder. Bu kıyafetler Jules Repond adlı bir muhafız komutanı tarafından vakti zamanında çizilmiş.

Vatikan’ın pek çok sırrı onlara emanet olduğundan zeki, çevik ve ahlaklı olan bu askerler en iyi adaylardan seçiliyor. İsviçre vatandaşı ve Katolik olmak, en az dört 4 dili ana dil gibi konuşmak zorundalar. Evlenmek yasak. Sadakatleriyle ünlü olsalar da tarihte birkaç kez ihanet olayı olduğu belirtilir. Gerçi bu ihanetlerde önemli bir Vatikan sırrını açığa çıkarmadıkları söylenir. Yani parayla sattıkları bilgi herneyse bu Vatikan’ın gizli bilgilerinden değildir.


Denir ki Vatikan’da öğrenilen sırlar öbür dünyada bile açıklanmaz. Çünkü bunu yapanın ne kendi canı ne de nesiller boyunca ailesinin canı ve malı güvende olmaz. Tam bir mafioso yaklaşımı ha? İsviçreli muhafızlar diledikleri zaman kimlik denetimi yapabilir, şüphelendikleri bir kişiyi içeriye aldırmayabilirler.

Çiçekler şehri Firenze (Floransa) 

Sezar, sevgilisi Kleopatra için her yılın ilkbaharında “çiçekler bayramı” konseptinde şenlikler düzenletirmiş. Sezar yine böyle bir zamanda Firenze ya da bizdeki adıyla Floransa bölgesinden geçerken buranın florasına hayran kalmış (nasıl girmiş dilimize değil mi?) ve bölgenin adını “çiçekler şehri” anlamına gelen Florentia koymuş.

Piazza Di Santa Croce 

Burası Franciskan mezhebinin en önemli kilisesi. Ayrıca Galileo, Machiavelli gibi bazı ünlü İtalyanların mezarları burada. Burası Niccola Matas adında Yahudi bir mimar tarafından inşa edilmiş.
Bu arada mimar Matas öldükten sonra kendi emsalleriyle burada gömülmek istemiş ama tabi Yahudi olduğundan buna izin verilmemiş ve dışarıda biryere gömülmüş. Yapının ahşap kapısındaki detaylı işçilik tek kelimeyle muhteşem. Uzun zamandır böyle güzel bir ağaç oyma işçiliği görmemiştim.

Fontana del Nettuno 
Ammanatinin eseri olan Neptün Çeşmesi Piazza della Signoria’da. Bu harika çeşme uzun süre kıymeti bilinmeden orada durmuş. Hatta 1500’lerin sonlarında çamaşır yıkama yeri olarak bile kullanılmış. Birçok kez magandaların saldırısına uğrayıp zarar görmüş. Sonunda orijinalini ulusal müzeye götürüp yerine bu kopyasını bırakmışlar. Havuzun ortasında deniz tanrısı Neptün’ün mermerden heykeli, atlar ve etrafında deniz kızları ile erkek deniz tanrıları bulunur. Fontana del Nettuno’nun hemen yanında ilk Medici Grand Dük’ü olan 1. Cossimo’nun heykeli durur.

İl Gelato Di San Crispino

Pekçok kişiye göre dondurmanın Kabesi Roma’dır. Roma’nın en iyi dondurmasının ise San Crispino olduğu kabul edilir. Yeri Trevi çeşmesinin biraz yukarısındaki Panetteria sokağındadır. Dondurmayla hiç işim olmaz ama Gülnur’un dondurma hastası olduğunu bildiğim için burayı özellikle arayıp buldum ve Gülümle gittik.

Roma’nın hemen heryerinde dondurmacı var ve hepsinde de birsürü çeşit varken San Crispino’da 4-5 çeşit dondurma görünce biraz şaşırdım doğrusu. Üstelik fiyatları da diğerlerinden fazlaydı. 3 top dondurmaya 8-9 € gibi bir para verdik. En iyisi olunca böyle oluyormuş demek ki. Yerse! diyor adamlar kısacası. Bu arada logoları dikkatimi çekti. Logo, ayakkabı tamircilerinin koruyucusu St Crispin’in yer aldığı bir resimden alınmış. Diyeceksiniz ki ne alaka? Adamlar da bunu şöyle açıklıyor; Bizler de birer zanaatkar olarak logomuzda işte bu azizden ilham aldık. Şu meslek hayatımızda tevazu ve çalışkanlığımızla St Crispin’in yardımına mazhar olmayı umuyoruz”. Ne diyelim Allah işlerini rast getirsin. Verdiğimiz paranın karşılığında Gülnur dodurmayı beğendi mi? Beğendi. Bitmiştir.

Circus Maximus 

Roma'da zamanının en büyük hipodrum ve eğlence yeri. Burası bazı tarihi filmlerden de hatırlayacağımız atlı arabaların vahşi ve sert bir şekilde yarıştıkları alan. Bir yarışta 12 kadar araba yarışırmış burada ve tahmin edeceğiniz gibi başladığı sayıda araba bitiremezmiş yarışı. Günümüz Nascar yarışlarının atası olarak görebilirsiniz. 
Yarışın başladığı nokta diğer yerlerden az daha genişmiş, böylece herkes eşit şansla başlarmış yarışa. Bu arada sıralama da önemli tabi. Çünkü iç kulvarlarda yer almak her zaman avantaj. O yüzden iyi bir sıra kapabilmek adına ciddi rüşvetler dönermiş bu yarışlarda.


Vittorio Emanuele II Abidesi

Muhteşem mimarisi ve heykelleriyle saf beyaz mermerden yapılmış Vittorio Emanuele II Abidesi. Burası Venedik Meydanı ve Capitoline tepesi arasında bulunuyor. Birleşik İtalya Krallığı’nın ilk kralı olan 2. Vittorio Emanuele’i ourlandırmak için yapılmış burası.

En göz alıcı detaylar uzun korint sütunları, at üstündeki Vittorio Emanuele heykeliyle sağ ve sol üst tarafta yer alan zafer tanrıçası Viktorya’nın (Nike) sürdüğü dört atlı heykeli.
Büyük Roma Sinagogu
(Tempio Maggiore di Roma). Eskiden İtalyan gettosu olan yerde, Tiber nehrinin hemen kıyısında bulunuyor. İtalyan Yahudilerinin en önemli dini merkezi. 1986’da Papa 2. John Paul buraya sürpriz bir ziyaret gerçekleştirir. Böylece Roma Katolik tarihinde ilk kez bir Papa bir Sinagog’u ziyaret etmiş olur.

Papa orada Roma baş hahamıyla birlikte dua eder.

Katoliklerle Yahudiler arasındaki ilişkinin geliştirilmesi Papa John Paul’ün önemli politik hedeflerinden biriydi ve bu ziyaretle beraber bu adım da atılmış olur. Bu tarihi yapının arkasında bazı günler ziyarete açık olan bir de müze bulunuyor.


Constantine’in Zafer takıKolezyum’un hemen yanında, bize yabancı olmayan bir isim; imparator Constantin tarafından yaptırılmış dev zafer takı bulunuyor.

San Pietro In Vincoli


Roma’nın en sade kiliselerinden biri. Önemli bir kutsal emanete, Kudüs’te Mammertine hapishanesine konulduğunda St. Peter’a bağlanan ve birbiriyle temas ettiğinde mucizevi şekilde birleşen iki takım zincire (vincoli) ev sahipliği yapması için inşa edilmiş.
Michelangelo’ın Moses, Leah ve Rachel heykeli de burada. Musa heykeli o kadar canlı ve görkemli ki Michelangelo’nun heykelin dizine çekiçle vurarak “Konuş lanet olası!” diye haykırdğı söylenir. Ayrıca Papa II. Julius’un mezarı da burada.

Cappella Sistina

Vatikan’daki en önemli tarihi mekanlardan biri de Sistine Şapeli. Burası aynı zamanda Papa'nın da resmi ikametgahı. Dikdörtgen bir mimarisi olan şapelin tavanı Michelangelo tarafından çizilen resimlerle kaplı. Ayrıca Botiçelli ve daha birçok sanatçının fresklerde emeği var. Michelangelo boyamayı dört yılda bitirmiş.

İçeride fotoğraf çekmeye izin vermiyorlar, hatta bunun için ortalıkta dolaşan ve sürekli uyarıda bulunan bir sürü top sakallı güvenlik görevlisi de var ama çoğu kişi takmıyor bunları. Adam onca yol tepip görmeye gelmiş, fotoğraf çekmez mi hiç? Bu arada Roma’da göreceğiniz polis ya da güvenlik görevlilerinin sanırım %80’i top sakallı. Polislerin top sakallı olması yazılı olmayan bir kurala dönüşmüş sanki.

Dünyadaki en çok bakılıp görülen resimlerden biridir derler Sistina resimleri için. Bu kadar ziyaretçiyle hesapladığınızda yanlış sayılmaz aslında. Tabi sürekli olarak yoğun bir turist kalabalığı arasında ve önce birsürü yeri, koridoru geçip buraya ulaşabiliyorsunuz. Yani “Vatikan’a gir, köşeden sola dön, aha orada!” şeklinde ulaşabileceğiniz bir yer değil. En polyanna tahminiyle yarım saatte falan ulaşabiliyorsunuz şapele.

O yorgunlukla ve kalabalığın içinde ne kadar rahatça izleyebilirseniz artık... Hani hiç kimse, hiç bir ses olmadan yere sırtüstü uzanıp şöyle doya doya izleseniz eminim o zaman dadından yinmezdi.

Tekrar tarihe dönersek, Mikelanj’ın
“ben heykeltraşım, ressam değil” diyerek görevi başta kabul etmediği, biraz da zorla kabul “ettirildiği” söylenir. Aslında çok süratli çalışan bir sanatçıdır ama tek başına çalıştığı için iş yine de 4 yılda biter. Bazen başına taktığı başlıktaki mumların ışığında ve çoğu zaman sırtüstü çalışarak.

Bu arada görevi kendisine veren Papa 2. Julius’la da sürekli didiştikleri geçer kayıtlarda. Papanın sürekli “haydi! haydi!” diyip başının etini yiyip durduğu, Mikelenaj’ın da Papayı bazen içeri almadığı anlatılır. Ya da resmin bazı yerlerini beğenmeyip düzlettirmek isteyen Papa’ya “Sen git önce dünyayı düzelt!” kabilinden ince laflar ettiği söylenir.

Sistina şapeli’nin önemli bir işlevi var. Yeni Papa’nın seçimine ev sahipliği yapmak. Yeni Papa seçileceği zaman kardinaller burada toplanıyor. Dünyanın heryerinden gelen
150 civarındaki kardinal içeride gizli oylamayla Papayı seçiyor. İsviçreli muhafızlar kapıyı dışarıdan kilitliyor -ki bu aşamaya "conclave" yani kilitli deniyor ve Papa seçilene dek kapının açılması yasak. Oyların üçte ikisini alan kardinal yeni Papa oluyor. Süreç sonunda hala seçim yapılamazsa en çok oyu alan kişi seçiliyor.