24 Nov 2009

Bir Kapıcının Sıradan Hayatı 4

Nezih ve Bahis Kuponu

Türk insanı için futbolun çok ayrı bir yeri vardır. Futbol tüm Akdeniz ülkelerinde olduğu gibiTürkiye’de de birçok insanın günlük hayatının bir parçasıdır. Türkiye’nin en fazla taraftarı olan iki takım Galatasaray ve Fenerbahçe doğal olarak en çok konuşulan iki takımdır. Bir Galatasaray taraftarı olan Nezih de haftalık olarak takımını TV’den takip eden ortalama bir seyirciydi.

Bunun dışında bir tutkusu daha vardı Nezih’in; iddaa oynamak. Her hafta ufak bir miktar parayla bahis oynar bazen kazanır bazen de kaybederdi. Bu maç tahmini oyunun da fena da sayılmazdı hani Nezih. Boş vakitlerinde günlük gazelerin verdiği spor ekleri onun en sevdiği ve en dikkatli takip ettiği bölümlerdi. Sadece Türk ligi maçlarını değil İngiltere, İspanya, Almanya liglerinin maçlarını da takip eder bazen bu liglerin maçlarına da tahminler de bulunurdu.

Sonbaharın bu serin günlerinde liglerde hızlanmış maçlar gittikçe heyecanlı hale gelmeye başlamıştı. Nezih apartman girişindeki masasında oturmuş, bir gazetenin haftalık olarak verdiği maç tahmin ekini dikkatle inceliyordu. Yan binadaki bankanın güvenlik görevlisi Recep kapıdan kafasını uzatıp baktığında Nezih de elinde kalem, önündeki gazete üzerinde notlar alıyordu.
“Napıyorsun Nezih? Gömülmüşsün gazeteye yine.”
“Maçlara bakıyorum. Bu hafta oranlar oldukça iyi.”

Güvenlik görevlisi Recep bir Fenerbahçe taraftarıydı. Bu yüzden doğal olarak nezihle sık sık Fener – Galatasaray atışmaları yaparlardı. Nezihin sözleri Recepin ilgisini çekmişti.
“Demek oranlar iyi ha? Şöyle dışarı gelsene. Beraber bakalım. Bir yandan bankayı da gözlemiş olurum bende.”

Nezih gazeteyi ve sandalyesini alıp kapının önüne çıktı. Gazetedeki maç listeleri içinde bazılarının yanında işaretler koymuştu Nezih. Bunlar iyi oranları olan maçlardı. Güzel paralar getirebilecek maçlar.

“Bu hafta sizin işiniz zor benden söylemesi.”
“Niye yahu? Kiminle oynuyoruz ki biz?”
“Antalyasporla oynuyorsunuz. Orandan belli baksana. Ortada bu maç. Hem Alex falan da sakat. Antalya eli boş yollayacak sizi. Haberiniz olsun.”
“Bizim ölümüz yeter Antalya’ya. Siz kiminle oynuyorsunuz?”
“Biz de Konya’ya gidiyoruz. “
“İyi. Mevlana gibi sizi bir güzel döndürürler sonrada geri yollarlar.”

Nezih Recep’in bu işleri pek takip etmediğini biliyordu. Yine de adamın sırf inadına, kendisini sinir etmek için böyle konuştuğunun da farkındaydı.

“Yahu takip etmezsin, bilmezsin, yine de böyle konuşursun. Madem anlamıyorsun hiç yorum yapma bari.”
“Anlamayacak ne var be? Siz bu sene bizden daha mı iyisiniz? Hayır. Bizim Antalya’da ne kadar şansızımız varsa sizin de Konya’da o kadar şansızın var işte.”

Nezih Recep’in sözlerini fazla önemsemedi. Her zamanki gibi sırf inadına, can sıkmak için haybeye böyle konuşuyordu işte. Nezih gazetede kendine göre 5 tane banko maç işaretlemişti. Biri de Galatasarayın maçıydı. O gün öğleden sonra boş bir kupon alıp işaretlediği maçları doldurdu ve gidip 3 lira yatırdı.

Nezih dönüşte az ötedeki lokantanın yemek taşıyan garsonu Aykut’la birlikte Recebi Orhan ustanın yanında konuşurken gördü. Elinde kuponlara yanlarına gitti. Muhabbet futboldu yine. Gerçi Orhan usta pek fanatik değildi ama futbol konusunda arada ilginç yorumları, tespitleri olurdu onunda. Nezih sohbete kulak kabarttı.

“Yabancı olsun birader. Türk milli takımıysa illa başında Türk hoca olacak diye bir kanun mu var? Kaç ülkenin başında yerli hoca var?” Orhan usta milli takım hocasına takmıştı yine.
“Yunanistan var. Sonra… Rusya var. Hepsi yabancı mesela.” Elinde boş yemek tepsisiyle dikilen Aykut da Orhan ustayı destekliyordu bu konuda.

Recep Nezihin elindeki kuponu işaret ederek;
“Eee? Oynadın mı kuponu? Kimlere oynadın?”
“Fenere beraberlik verdim.” dedi Nezih. Aslında Fenere oynamaştı ya Recebe inat olsun diye söylemişti bunu.
“Yahu sana söylüyorum işte. Fener ne yaparsa Galatasaray da aynısı yapabilir. İkisi de aynı bu sene.”
“Sen gör bak. Antalya sizi öperken biz Konya’dan galibiyet çıkarırız.”

Böylece hafta sonu geldi, maçlar oynandı. Sonuç mu? Fenerbahçe 2-2, Galatasaray da 1-1 beraber kalmıştı. Nezihin canını sıkan şey beraberlik değil Recebin lafına gelmek olmuştu. Gerçi böyle şeyler arada olurdu işte. Fazla takmaya gerek yoktu. Sonuçta futboldan hiç anlamayan biri de kafadan atıp arada böyle tutturabilirdi arada sırada.

Pazartesi günü Recebi bankanın önünde dikilirken gördü Nezih. Yavaşça yanına yanaştı. Pek ilgilenmiyormuş gibi konuşmaya çalışarak;
“Hadi bildin gene. İkisi de berabere kaldı bak.”
“E dedik sana be Nezih. Bu hafta ne var? Kiminle oynuyorlar?”

O hafta içi Türkiye kupası maçları vardı. Yani takımlar hafta içi de maç yapacaktı. Hafta sonuda normal lig maçları vardı. Hafta içi oynanacak kupa maçları pek de önemli maçlar değildi. Galatasaray da Fener de ikinci ligden birer takımla oynayacaktı.
“Siz deplasmanda Tokatsporla oynuyorsunuz. Biz de burada Sarıyerle oynayacağız.”
“Alır ikisi de. Fark atarlar hem de.”

İki gün sonra Galatasaray 3, Fener de 4 farklı kazanmasın mı? Nezih birden kuşkuya kapıldı. Yoksa Recep bu işlerden anlıyor muydu? Yok yahu! Anlasa o kadar zamandır muhabbet ediyorlardı. Bir şeyler söyler, yorum falan yapardı. Ama Recep futbol konusunda öyle pek yorum yapan biri de değildi ki? Yoksa adam bu işlerden anlıyordu da Nezih mi dikkat etmemişti?

“Yok yahu, tesadüf işte” diye düşündü. Bunlar bilinmeyecek şeyler değil ki. Adam tahmin yapıyor, tutuyor işte. Kendisi gibi ligi, istatistikleri takip etmiyordu ki. Oysa kendisi günlük ve haftalık yorumları, takımlardaki sakat oyuncuları, kart cezalılarını ve daha birçok şeyi takip ediyordu. Gerçi gündüz elinde gazeteyle görmüyordu Recebi ama belki akşam evine gidince açıp gazetelerden ya da Televizyondan takip ediyor da olabilirdi pekala.

“Bakıyorum da sen de takip ediyormuşsun futbolu.
“Yok yahu. Nereden? Vakit mi var sanki? Ama belli ne olacağı.”

Nezih Recebe şöyle bir baktı. Adam gayet doğal konuşuyordu. Hani yalan söylüyormuş ya da bir şeyleri gizliyormuş gibi bir hali yoktu. Zaten takip ediyor, biliyor olsa her gün konuşup duruyorlar, bunu belli ederdi. E o zaman nasıl tutturuyordu? Nezih bir deneme daha yapmaya karar verdi. O hafta sonu hem Fener hem de Galatasaray İstanbul’da evlerinde oynayacaktı.

“Peki bu hafta sonu ne olur sence?”
“Kimle oynuyorlar ki?”
“Siz Kayserispor’la biz de Ankaragücü’yle oynuyoruz.”

Recep şöyle bir düşündü. Fikri sorulan insanların ciddiyetiyle ne diyeceğini tartıyor gibiydi.

“Vallahi Kayseri bizi zorlar gibi geliyor bana. Berabere kalabiliriz. Galatasaray yener Ankarayı.”
“Nereden biliyorsun? Yani neye dayanarak söylüyorsun?”
“Ne bileyim Nezih? Bu işi takip eden sensin. Senin bilmen lazım. Ben içimden geçeni söylüyorum sana.”

“Allah Allah” diye düşündü Nezih. İçinden geçeni söylüyormuş herif. Buna da inanıyordu açıkçası. Yani bazen bu işlerden anlaşamasa da içinden geçen tutardı bazı adamların. Şimdi tam iki arada bir derede kalmıştı Nezih. Kendisi o kadar takip edip ona göre tahminde bulunurken bu adam içinden geleni söylüyordu. Üstelik iki maçtır da biliyordu.

Peki şimdi ne yapacaktı? Nezihe kalsa iki maça da galibiyet oynayacaktı. Ama Recep Kayseri bizi zorlar demişti. Berabere kalabiliriz demişti. Fenerin ne sakat oyuncusu ne de as oyuncularından cezalısı vardı. Adamlar tam kadro çıkacaktı sahaya. Üstelik de kendi evlerinde, kendi seyircisi önünde oynayacaklardı. Kayseri de iyi takımdı hani tamam ama sonuçta bu şartlarda Fenerbahçe’den kesin galibiyet bekliyordu Nezih. Kafadan sallayan, “içimden öyle geliyor” diyen birine mi güvenilirdi yoksa bu işleri takip eden kendisi gibi birinin fikirlerine mi? Böylece kararını verdi Nezih.

Fenerin Kayseriyle 0-0 berabere kalıp, Galatasaray’ında 1-0 kazandığı pazar akşamı Nezih elindeki yatan kuponu hırsla yırtarken kendine mi kızsın Recebe mi kızsın bilemiyordu. Yine de ayırt etmeden hem Recebe hem de kendine uzun bir süre sövüp saydı.

“Hakikaten berabere kaldı Fener.”
“E sana söyledik.”

O hafta içi Türkiye kupası maçı yoktu ama hem Fenerin hem de Galatasaray’ın Avrupa kupası maçları vardı. Fenerin durumu pek iyi değildi; muhtemelen gruptan bile çıkamayacaktı. Uefa kupasına katılabilirse şanslı kabul ediliyordu. Üstelik bu hafta İngiliz devi M. United’la hem de onların sahasında oynayacaktı. Galatasaray ise nispeten şanslıydı. Orta sıralardan bir Alman takımıyla oynayacaktı. Hem de İstanbul’da.

“E Recep bu hafta neler olur sence?”
“Bu hafta ne vardı?”
“Siz M.United’la oynuyorsunuz. Biz de burada Schalke’yle.”
“Bizim maç nerede?”
“Deplasmanda.”

Recep birkaç saniye bir şey söylemedi. Ne diyeceğini düşünüyordu. Nezih dikkatle Recebi inceliyordu.
“Sizi bilmem de bizimkiler yenilmez Manchester’a.”
“Yahu dalga mı geçiyorsun? Adamlar fark atar. Hem de kendi sahalarında… Biz de burada oynuyoruz”.
“Ne olursa olsun. Bizimkiler yenilmez. Ama Galatasaray yenebilir mi bilmiyorum”.
“Şimdi bana net cevap ver. Sence Galatasaray ve Fener ne yapar?”

Recep eliyle çenesini ovuşturdu önce.
“Galatasaray yenilir. Fener berabere kalır.”
“Sen kafayı mı yedin?”
“Yahu ben fikrimi söyledim. Ne bileyim ben, müneccim miyim?”

Nezih hışımla uzaklaştı Recebin yanından. Kafası karışmıştı. Adam hiç mantıklı konuşmuyordu. Ama işin garibi tutuyordu tahminleri. Nezih elinde kupon, masasında oturmuş ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. İçinden geçen şey farklı, Recebin tahminleri farklı şeyler söylüyordu.

Sonunda “Aman be ne kaybedeceğim ki?” diye söylenip Recebin dediği gibi doldurdu kuponu. Sadece iki maç oynayıp 5 lira da para bastı. O akşam zaten geç oynana maçların hiçbirini takip etmeden yatıp uyudu Nezih.

Ertesi sabah biraz ilerideki gazete bayisine gitti. Gözlerine inanamıyordu Nezih. Spor gazetelerinden biri çekip aldı. Manşet Fenere ayrılmıştı; “Ada’dan Altın Puan” Fener 2-2 berabere kalmıştı. Galatasaray’a ise sayfanın sol üst köşesinde ama daha küçük yer ayrılmıştı çünkü Galatasaray yenilmişti; 1-2.

“Vay canına!” diye mırıldandı Nezih. Tahminden para kazandığına mı sevinsin, Recebin yine haklı çıktığına mı şaşırsın bilemiyordu. Geri dönerken bankaya da bir göz attı. Recep ortalıkta görünmüyordu. Binaya girip masasına oturdu. Bir kalem çıkardı ve hesap yaptı. Sadece iki maç için 5 lira yatırıp 80 lira kazanmıştı.

“Eee Recep? Hafta sonu ne olur?”
“Hangi maçlar var?”
“Fener Ankara’ya, Cimbom Denizli’ye gidiyor.”
“Bizimkiler bu gazla yener Ankara’yı ama Galatasaray’ı bilmem. Denizli eli boş yollar sizi.”
“Yapma yahu? Ya Beşiktaş?”
“O kiminle oynuyor?
“Burada Antep’le oynuyor. “
“Yener Beşiktaş.”

Nezih, Recebin tavsiyesini bu sefer hiç düşünmeden uyguladı ve 3 maça da onun dediği sonuçları oynadı. Birkaç kez eli gidip gelse de sonunda riske girmeye karar verdi ve 50 lira yatırdı. Eğer kazanırsa 600 küsür lira kazanacaktı. Nezih o cumartesi ve pazar günü hop oturdu hop kalktı. Gündüz Beşiktaş zor da olsa Antep’i yenmişti.

Akşam Fener ve Galatasaray’ın maçı başladığında Recep heyecandan ne yapacağını bilemez haldeydi. Arka sokaktaki kahvede en ön sırada oturmuş maçları takip ediyordu. İlk yarılar bittiğinde Galatasaray 1-0 önde, Fener 1-0 gerideydi. Eğer biri çıksa ve “bir gün Galatasaray’ın önde olduğuna üzüleceksin, Fener’in önde olduğuna da sevineceksin” dese herhalde adamın kafasında bir odun kırar yollardı. Ama işte durum buydu. Hayatında ilk kez Galatasaray’ın önde olduğuna kızıyor, bir yandan da “Haydi Fener, bastır oğlum diye tempo tutuyordu.

İkinci yarı Fener önce beraberlik golünü attı sonra öne geçti. Birkaç dakika sonra üçüncü golü de atınca kuponun tutması için bir Galatasaray’ın yenilmesi kalmıştı geriye. Maçın sonlarına doğru Denizli beraberlik golünü atınca kendisini sevinçten zıplarken buluverdi Nezih. Ama içinde de bir şeyler kırılmış gibi hissetti bir yandan. Garip bir gelgit yaşıyordu Nezih. Sonunda Denizli öne geçtiğinde Nezih şaşkınlık, sevinç, üzüntü, utanç tüm duyguları ilke kez bir arada yaşadığını hissetti.

“Sanki ihanet etmiş gibi hissediyorum.”
“Bilemiyorum Nezih. Bu garip bir durum tabi.” Orhan usta ertesi gün bir yandan müşterilerine sabah simitlerini sarıyor bir yandan da gülerek Nezihi dinliyordu.
“Takım tutmak ayrı, bahis ayrı diyeceğim ama kendi takımına karşı bahis oynayıp kazanınca hem sevinir hem de üzülür insan sanırım. Bilemiyorum… Böyle bir şeyi hiç yaşamadım ki. Bir daha kendi takımının üstüne oynama sende. Başka maç mı kalmadı sanki?”

Arka sokaktaki caminin imamı Ali hoca caminin kapısı açıyordu. Az sonra öğle ezanını okuyacaktı. Birden yanında Nezihi görünce şaşırdı. Nezih Cuma namazı dışında camiye pek uğramazdı çünkü. Birden Nezihin elinde duran parayı fark etti. Nezih parayı ona uzatmış duruyordu.

“Hayrola Nezih? Bu da ne böyle?”
“Al hocam. Camiye bağış.”

Ali hoca camiye bağış için her Cuma cemaatten para yardımı ister, 3-5 lira kim ne verirse toplardı. Ali hoca paraya baktı. Daha önce 645 lira veren hiç olmamıştı. Nezihi tanırdı Ali hoca. Onun kapıcılık yaptığını da ve bu kadar para verebilecek biri olmadığını iyi bilirdi.

“Nezih sağol Allah razı olsun senden ama nereden geldi bu para?”
“Hıyarın biri para derdine düşüp takımını sattı hocam. Oradan geldi. Ama yaramadı işte. Boğazına takıldı kaldı. Bari caminin işine yarasın.”

Söylediklerinden bir şey anlamasa da Nezihin bir karış suratından daha fazla soruya gerek duymadı Ali hoca.

Nezih apartmana dönerken kendini daha iyi hissediyordu. Ne giden 50 lira ne de kazandığı 645 lira aklındaydı şimdi.