30 Aug 2009

Bir kapıcının Sıradan Hayatı 2

Oruçla Ödeşmek

Ramazan o yıl ağustos ayına denk geliyordu. Aslında ağustosun sonlarına denk geliyordu ama İstanbul’da son birkaç yıldır yazları uzun ve cehennem gibi sıcak geçiyordu. Bu sıcak eylülün sonlarına dek hız kesmeden devam ediyordu. Nezih sıkıntıyla elindeki gazeteyi karıştırıyor bir yandan da yaklalan ramazanı düşünüyordu.

“Küresel ısınma” diye söylendi kendi kendine. Güvenlikçi Recep dönüp baktı.

“Efendim?” Kendisine söyledi sanmıştı.

“Küresel ısınma. Havalar gittikçe ısınıyor. Yandık.”

“Evet, kıyamet alameti”. İki adamda başlarını üzgünce salladılar. Bu ramazan zor geçsemese bari diye düşündü nezih. Çok uzun zamandır ramazan yaza denk gelmiyordu. Belki 20 yıldır.

Birden o ramazanı hatırlayıverdi. Yine böyle yaza denk gelmiş olan, belki de 20 yıl önceki o ramazanı. Hayatında ilk ve tek kez orucunu bozduğu o sıcak yaz ramazanını...

Okulun bahçesinde basket oynuyorlardı. O yazın sıcağında, hem de öğlen vakti. Güneşsin en tepede olduğu o cehennem vakti onlar basket oynuyorlardı. Ne de olsa daha çocuk sayılabilecek yaşlardaydılar. Nezih hatırlıyordu. Basket oynayanların içinde tek oruç tutan kendisiydi. Oruç tutan çocukların hiçbiri de basket oynamıyor ya da kendilerini susatacak benzer bir şey yapmadan gölge yerlerde oturuyorlardı. Yani kendisi dışında hiçbiri…

İçinde bir rahatsızlık, bir vicdan azabı duydu. Gazeteyi indirip binanın önünden gelen geçen insanlara görmeyen gözlerle baktı. Böyle hissetmesi yanlıştı esasında ve o da bunu farkındaydı. Yani sonuçta o zamanlar daha çocuk sayılırdı.

Susuzluğa dayanamayan çocuk gidip su içer sonra da geri gelip “Aaa! Unuttum ve su içtim” derdi gülümseyerek. Herkes onun bunu bilerek yaptığını bilirdi tabi. Nezih bunu hiç yapmamıştı. Yinede o gün… o gün istemese de bozulmuştu orucu ve bu içinde hep bir sızı olarak kalmıştı. İşte her sene ramazan vesilesiyle ömrünün sonuna dek yılda en az bir kez bu acı olayı hatırlamaya da devam edecekti. Gözünde canlanıverdi yine anılar. Kan ter içinde basket oynayan birkaç yeni yetme. Çok çekişmeli bir maç. Güneşin ortalığı kavuduğu bir ramazan günü. Maç bittiğinde tüm çocuklar suyu başlarına dikiyor. Biri hariç…

Birden cep telefonu çalmaya başladı ve Nezih’de düşüncelerinden gerçek hayat dönüverdi. Arayan apartman yöneticisi İzak bey’di. Yukarı çağırıyordu Nezihi. İçindeki can sıkıntısının nedenini biliyordu aslında Nezih. Ramazandı sebep. 1 ay boyunca tutulacak oruçlardı. Gerçi hepsini tutamıyordu ama yine de kendisi tutamasa da eşi… çevresindeki insanları, eş dost çoğu insan tutuyordu. Sorun oruç tutmak da değildi aslında ve Nezih de bunu biliyordu. Yetişkin bir insandı ve akşama dek oruç tutma konusunda genelde sıkıntı çekmiyordu. Sorun o günü tekrar yaşama korkusuydu.

“Hadi eyvallah” deyip bankaya yöneldi Recep. Nezihte yukarı İzak beyin yanına çıktı.

Sonunda ramazan başlamış, ilk bir haftası geçivermişti bile. Nezih Orhan ustanın simit arabasının yanında oturmuş laflıyordu.

“Eee ne zaman beraber iftar yapacağız?

“Yapalım bir akşam hakikaten. Arkada benim bahçede hazırlarız.” dedi Nezih.

“ Garson Recep’i, piyangocu Aykutu, kim varsa çağırırız.

“ Olur iyi fikir. Yarın akşama çağırayım ben herkesi. – Böylece ertesi akşama iftar için etraftaki eşe dosta haber vermeye başladılar. Orhan usta ve diğerleri ısrar etse de Nezih yardım tekliflerini kibarca reddetti. Bu iftarı kendisi verecekti, o yüzden yemeklerde kendisindendi. Aysel’e yarın akşama iftar yemeği vereceğini, ona göre hazırlık yapmasını söyleyip alışveriş için bir miktar da para verdi. İftar yemeği vermek büyük sevaptır diye bilinir, o yüzden ramazanda kimse vereceği yemeğin maliyetini düşünüp endişelenmez. Nezihte sevaba gireceği mutluydu açıkçası. Bu yüzden Aysel’de ses çıkarmamıştı Nezihe. O gün hem Nezih hem de Orhan usta gördükleri tüm eşe dosta haber verdiler. Gelebilecek herkes teşekkür edip söz verdi.

Ertesi akşam iftar vaktine yakın Aysel hazırlıkları bitirmek üzereydi. Arkadaki bahçeye iki uzun masa çekmişler, üzerine örtüleri serip sandalye çıkarmışlardı. Binadaki ofislerde çalışan ve Nezihin ahbaplık kurduğu birkaç kişi de davetliydi. Aysel tüm gün uğraşmış, dört beş çeşit yemeği hazır etmişti.

Önce “ Tut şunları kollarım yandı vallahi” diye kollarında sıcak pidelerle Recep çıkageldi. Recep biraz ötedeki Bereket lokantasında çalışıyordu. Daha çok dışarıdan yemek siparişi geldiğinde onları tepsiyle yemekleri getirip götürüyordu. Nezih binanın kapısı önünde dikiliyor iftarı bekliyordu o sıra.

“Yahu ne zahmet ettin. Ben gidip alıp gelecektim fırından.”

“Ne gerek var canım. Lokantadan kaptım geldim ben. Dün patrona söylemiştim ben iftara davetliyim diye. İzin istemiştim. O da tamam demişti. Şimdi çıkarken “pideleri buradan götür Recep” demez mi? Ramazan bereketi işte. Herkes sevap peşinde.”

Nezih pideleri gidip bırakıp geldiğinde Orhan ustan kapının önünde Receple sohbet ediyordu. Elinde koca bir kutu vardı.

“Bu ne Orhan usta?”

“Tatlı aldım. Güllaç. Ramazan da güllaç yenir.”

“Yahu ne gerek vardı. Ne zahmet ettin.” Nezih bu seferde tatlıları bırakmaya gitti.

Döndüğünde bu sefer kapının önünde muhabbet edenler 4 kişi olmuştu. Güvenlikçi Recep ayakları dibinde bir poşetle, piyangocu Aykut da bir elinde kutuyla dikiliyor hep beraber Orhan ustanın anlattığın bir şeyi dinliyorlardı.

“Yahu bunlar nedir?”

“E susadık akşama kadar. Ramazanda rakı içecek halimiz yok ya. Kola aldım buz gibi, içeriz işte.” diyen Recep poşeti Nezihin bir eline tutuşturuverdi. Piyangocu Aykut da elim boş gitmeyeyim diye pastanenin birinden güllaç almıştı. Artık iftar vakti de iyice yaklaştığından hep beraber içeri Nezihin evinden arka bahçeye geçtiler.

Aysel, Nezihin ellerindekileri görünce “misafire alışveriş mi yaptırdın?” diye önce bir güzel kızdı. Nezih durumu anlatınca da gidip hem “hoş geldiniz” dedi hem de hepsine teşekkür edip hafifçe de sitem etti. Sonunda ezan okundu ve hep beraber iftarlarını yaptılar. Yemekler, tatlılar, çay derken sonunda hepsinin karnı da 3 aylık hamile gibi şişmiş kalmıştı.

Ertesi gün Nezih, Aysel’in direktifleri ve alışveriş listesi doğrultusunda apartman işlerinden fırsat buldukça alışveriş yapmaya başladı. Önce sabah ilk iş olarak İzak bey’in mektuplarını, günlük gazete ve sabah alışverişini yapıp geldi.

Aksi gibi o gün de apartmanda korkunç bir yoğunluk vardı. Önce dairelerden birinde tuvalet tıkandı. Nezih belediye görevlilerini beklerken gidip bir kısım alışverişini tamamladı. İşte Nezihin gününün nasıl geçeceği de daha sabahtan belli olmuş oldu. Bir yandan apartmanın işleri ve alışveriş koşturması diğer yandan oruçlu olması derken öğlene doğru Nezihin pili tükenmeye başlamıştı bile.

Güneş şemsiyesi altında oturan Orhan usta, tam önünden geçen Nezihin yüzünden anlayıvermişti durumu.

“Hayırdır Nezih! Rengin solmuş. İyi misin?”

Nezihin onu pek duyacak duysa da cevap verecek ne hali ne de zamanı vardı. Yorgun bir sesle cevap verdi;

“Hiç sorma. Apartmanın tüm aksilikleri bugünü seçmiş. Bir yandan da alışveriş yapmaya çalışıyorum.”

“Yardım edeyim mi? Alışverişi ben yapayım istersen.” Nezih uzaklaşmıştı bile.

“Boşver. Sende işinden kalma. Ben hepsini hallederim. Yine de sağol.”

Öğleden sonra alışverişin büyük kısmı bitmiş, apartmanın işleri ise bir türlü bitmemişti. Arada Aysel telefon açıp yanlış ya da eksik aldığı şeyleri söyleyip Nezihi bir güzel fırçalıyor, bir an önce alınması gereken şeyleri yazdırıyordu. Nezih belediye binasında apartman vergisi kuyruğundaydı. Bir elinde vergi makbuzu diğer elinde alışverişi listesi öylece dikiliyor, sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.

“ Yürüsene birader! Hala dikiliyorsun.” Birinin uyarısıyla uyandı Nezih. Dalıp gitmişti. Önündeki sıra boşalmış sıra kendisine gelmişti de haberi yoktu. Ödemeyi yapıp apartmanın birkaç sokak arkasındaki markete doğru gidiyordu. Gidiyordu ama kendisini çok halsiz hissediyor, ölü gibi yürüyordu.

Saatine baktı. 3’ü geçiyordu. Yaklaşık 4 saat vardı daha. Tam marketin önüne gelmişti ki olan oldu ve Nezihin gözleri kararıverdi.

“ Tamam birader sakin ol. Başın döndü herhalde.” Genç bir adam başında dikilmiş hafifçe yanağına tokat atarak uyandırmaya çalışıyordu.

“ Tansiyonum düştü sanırım” diye mırıldandı Nezih. Başında bir sürü tanımadığı insanın kellesi durmuş yukarıdan kendisine bakıyordu. Yüzü ve gömleğinin önü ıslaktı ama susuzluktan içi hala yanıyordu. Demek sadece yüzünü yıkamışlardı.

“ Az suç içirin adama da kendisine gelsin” diye seslendi kadının biri.

“ Hayır olmaz” dese de sesi başındaki kalabalığın gürültüsünde kaynadı. Başında çömelmiş duran genç adam elindeki plastik su şişesini nezihin ağzına yaklaştırınca sanki zehir içireceklermiş gibi birden doğrulup yerinden fırlayıverdi Nezih. Başındaki insanlar ne olduğunu anlamamış hep bir ağızdan konuşuyor, onu sakinleştirmeye, bir kenara oturtmaya çalışıyordu.

Sonunda herkesi iyi olduğuna ikna eden Nezih ayaklanmadan evvel elinde su şişesiyle kaldırımın kenarında bir süre dinlendi. Ancak tam kalkarken tekrar başı dönünce ilk defa içinde bir telaş kıpırtısı oldu. “Sakin ol oğlum. Orucunu yine bozmak sorunda kalmayacaksın.” Elindeki su şişesine özlemle baktı. “Hayır. Tekrar olmasına izin veremem”.

Böylece bir süre daha kalkmaya çalışıp başı döndüğünde yığılır gibi yere oturarak orada öylece kalakaldı Nezih. Susuzluktan ağzı kurumuştu. “Günah yok. Hastaysan bozabilirsin orucu. Niye kendine eziyet edesin ki?” diye mırıldandı. Aslında bu durumda orucu bozabileceğini biliyordu ama yine de bunu yapamıyordu işte. Çocukluğunda, basket sahasında olan şeyin acısı bir ömür boyu sırtındayken buna bir ikincisini ekleyeme hiç niyeti yoktu.

“İçsene!”

Çocuğun biri kendisine su şişesini uzatıyor. Nezih ismini hatırlamıyor çocuğun, aradan çok zaman geçmiş. Plastik su şişesini nereden bulduklarını da hatırlamıyor. Güneş en tepede cehennemi sıcağını üstlerine salıyor. O kadar güneşli bir gün ki her yer apaydınlık.

“Olmaz, orucum ben.”

Bu cevabı verdiğini de iyi hatırlıyor. Sonra neler olduğunu yine hatırlamıyor ama hayır demiş olsa da ikna olmaya çok yakın. Arkadaşları da bunu sezmiş olmalı. Az önceki basket maçından dolayı yorulmuş ve ter içinde. Güneş acımasızca tepelerinde dikilirken potaların altındaki biraz gölge alana yürüyorlar.

Susuzluk çok can yakıcı. Ama daha da can acıtıcı olan şey arkadaşlarınız su şişesini başlarına dikerken sizin bunu yapamıyor oluşunuz.

“Sadece ağzımı çalkalayacağım.”

Sadece ağzını çalkalıyor. Yutmuyor suyu. Bu bile o kadar güzel ki. Ama yetmiyor tabi. Kendini zor tutuyor ve tükürüyor ağız dolusu suyu. Bu onu rahatlatmaktan ziyade suya özlemini daha da artırıyor. Bir daha dikiyor şişeyi başına. Gözlerini kısarak bakıyor parlak, cehennemi güneşe. Yanakları suyla dolu ve gırtlağına doğru ilerliyorlar. “Hayır” diyor içinde bir şey, bir yer. “Yapma!”

Yanındaki arkadaşı elini uzatıp şişenin yumuşak, plastik gövdesini sıktığında yapmamaya karar vermişti. Ama bazen sizin verdiğiniz kararın tek başına bir anlamı olmaz. Sular Nezihin ağzına, gırtlağına dolarken son anda geri çekilip başını eğdi Nezih. Deli gibi öksürürken arkadaşlarının kahkahalarını duyuyordu. Suyun tadı… Yine de eşsizdi.

Nezih uzun süredir bu olayı düşünmemişti. Arada ramazanlarda gelirdi aklına ve içini sızlatır sonra da yine ramazanla geçerdi. “Ya tansiyon ya da kan şekeri” diye düşündü. “Ve bu her neyse orucumu bozmam gerekiyor. Bir şeyler yemem, içmem lazım. Yolsa yerimden bile kalkamayacağım.”

Aksi gibi bu akşam iftara bir sürü arkadaşı davetliydi ve bir an önce kalkıp alışveriş yapıp malzemeleri Aysel’e yetiştirmesi gerekiyordu ama düşerken kağıdı falan da kaybetmişti. Üstelik yerinden kalkacak takati de yoktu.

Susuzluk… Boğazı yanıyordu susuzluktan. Elindeki küçük, plastik su şişesine baktı. “Sadece ağzımı ıslatayım” diye geçirdi içinden. İnsanın zaafları karşısındaki acizliği dikkat çekicidir. En güçlü insan bile zaafları karşısında kundaktaki bebek kadar çaresizdir. Hele susuzluk gibi bir temel ihtiyaç söz konusu olursa. O zaman doğru bildiği her şeyi unutuverir insan. Nezih şişeyi başına dikti ve suyu yanaklarına doldurdu. Serinliği müthişti. Ağzını çalkalayıp tükürdü. Yetmemişti… Zaten hiç yeterli olmazdı. Susuzluğu daha da arttı. Tıpkı o günkü gibi…

Dayanamayacağını anladı Nezih. Bir karar vermeliydi. Telefonunu çıkardı.

“Orhan usta Adliyenin arkasındaki çimen sokaktayım. Acil buraya gelebilir misin?”

“Hayrola nezih, bir şey mi oldu?”

“Tansiyonum düştü sanırım. Kaldırımda oturuyorum şu an.”

Nezih etrafına bakındı. İnsanlarda iftar telaşını görebiliyordu. Sanki herkes işini biran önce bitirip evine gitmek ister gibiydi. Sofralarına oturup oruçlarını açmak, yemeklerini yemek, sularını içmek… sularını… Nezih tekrar elindeki şişeye baktı. Sonunda kalkıp ana yolun kenarından eve doğru yürümeye başladı. Büyük ihtimalle Orhan usta da bu yoldan gelirdi nasılsa. Sonunda tüm vücuduna yeniden bir halsizlik çöktü. Bir apartmanın giriş merdivenlerine çöktü. Su şişesi elindeydi hala.

“Ağzımı az daha ıslatayım. Bundan bir şey olmaz” dedi ve şişeyi tekrar başına dikti. Ağzına doldurduğu suyun tadı eşsizdi. “Neden yutmamayım ki?” diye düşündü sonra. “Sonuçta daha sonra telafi ederim olur biter.”

Beyni bir yandan basket sahasındaki o güne gidiyor, bir yandan elindeki suyu içmesini söylüyordu. Aklı ve kalbi farklı şeyler söylese de sonunda yine daha öncede olduğu gibi galip gelen aklı oldu.

Ağzına doldurduğu suyu tam yutmak üzereyken yanı başında bir ses “Nezih sen ne yapıyorsun?” diye bağırıverdi. Tabi Nezih de o an refleksle tüm suyu önündeki kaldırıma püskürttü.

Orhan usta iri iri gözlerle ona bakıyordu.

“Yahu o kadar kötü müsün? Yani çok hastaysan bozabilirsin tabi.”

“Bende öyle yapacaktım zaten” diye sinirli sinirli karşılık verdi Nezih.

“Tamam kızma canım. Sadece şaşırdım bir an. Çok kötüysen iç tabi. Hatta istersen hastaneye gidelim ha?”

Nezih saatine baktı. İftara sadece iki saat kalmıştı. Orhan usta’nın da yardımıyla yavaşça doğrulup kalktı.

“Bir zamanlar birileri yüzünden sona anda günaha girmiştim. Şimdi de birileri yüzünden son anda günahtan kurtuldum.”

“Nasıl yani?”

“Boş ver önemli değil. Böylelikle ödeşmiş oluyorum işte.”

Orhan usta hiçbir şey anlamamıştı. “Oruç başına mı vurdu acaba?” diye bir an Nezihin yüzüne dikkatle baktı. Tek gördüğü yorgun ama huzurlu bir yüzdü. Bu da içini rahatlatmaya yetti.

24 Aug 2009

Bir Kapıcının Sıradan Hayatı

Kiracının Sırrı

İkinci kattaki turizm firması taşınmaya karar vermişti. Daha uygun kiralı, arka sokaktaki bir ofise taşınacaklardı. Burası 8-10 kişinin çalıştığı bir turizm acentesiydi.

Taşınma haberini İzak bey’den öğrendiğinde buna sevindi Nezih. Tabi sevincini belli etmedi. Sebebi şuydu; biri taşınacağı zaman ufak bir ücret karşılığında Nezih de yardımcı oluyordu. Burada genellikle firmalar kiracıdır. Bir firmanın taşınması bir evin taşınmasına benzemez. Evlerde kontrol genelde evin hanımındadır. Eşyalar bellidir ve onları taşıyacak nakliye şirketinin ameleleri de bellidir.

Ancak bir ofisin taşınması başkadır. Orada bir hanım yoktur. Üstelik evrağından mobilyasına envayi çeşit eşya vardır ve bunların bazılarını güvenilir biri taşımalıdır. İşte bu noktada binanın güvenilir demişbaşı olan kapıcısı en iyi yardımcıdır.

Tabi ufak bir ücret karşılığında. Ve tabi apartman yönetici İzak beyin gözüne de fazla batmamak lazımdır. İşte Nezih bu konuda oldukça tecrübelidir.

Nakliye şirketinin ekşi ekşi ter kokan ameleleri organize olmuş, çoktan kolilenmiş eşyaları aşağıdaki kamyona yüklemeye başlamışlardı.

Nezih de firma çalışanlarının kendisine teslim ettiği özel eşyalardan, evraklardan, değerli eşyalardan oluşan kolileri firmanın kendi aracına yükleyip duruyordu. Gün biterken eşyalardan çoğu kamyona yüklenmişti bile. Nezih arada kapıcılık görevini de yapmayı ihmal etmiyordu. Binaya gelen gideni kontrol etmek, merdivenlerin temizliği gibi günlük işlerini yani.

Akşam olduğunda ameleler kamyon atlayıp eşyaları arka sokaktaki yeni ofise götürmüşlerdi. Geride içi boş oluğu için daha büyük görünen bir ofis ve birkaç parça koli kalmıştı yalnızca.

Nezih boş ofiste ilerleyip yerdeki kolilerden birini kaldırdı. Ancak kolinin altı iyi yapıştırılmamıştı. Birden içinde ne varsa yere dökülüverdi.

Sesi duyup gelen, kendisini azarlayacak biri var mı diye bakındı Nezih ama ofiste o sırada kimse yoktu. Allahtan kırılacak bir şey koymamışlardı koliye. Ofisten biri gelsin de durumu görsün diye az daha bekledi Nezih. Ama anlaşılan herkes yeni ofise eşyaları yerleştirmeye gitmişti.

Boş bir koli aldı. Altını, sağlamlığını kontrol edip, yerdeki eşyaları içine doldurmaya başladı. Kalemlik, ajandalar, dosyalar, kırtasiye malzemeleri, süs eşyaları, hepsini dikkatlice koliye doldurdu. O sırada ofisin çalışanları yorgun, bezgin bir halde ofise girdiler. Kalan eşyaları almaya gelmişlerdi.

Yorgunluktan kimsenin konuşmaya mecali de hevesi de yoktu zaten. Herkes biran önce evine gitmenin hayalindeydi.

Nezih kutuyu aşağıdaki aracın bagajına koydu. Diğerleri de kucaklarındaki kolilerle iniyordu.

“Başka kaldı mı?” diye sordu. Kucağındaki koliyle kolları sarkmış bir genç kız bezgin bir tavırla cevap verdi;

“Bunlar son. Bitti hele şükür.”

Ofis çalışanları araca sıkış tepiş bindi. Ön koltukta oturan genç bir adam başını sarkıtıp; “Nezih bey dairenin kapısını sen kapar mısın?” diye sordu.

“Biz oradan evlere gideriz. Yarın görüşürüz”dedi.

“Tamam, ben kapatırım. Hadi iyi akşamlar” dedi Nezih ve yorgun adımlarla ağır ağır merdivenleri tırmandı.

Sonunda bitmişti işte. Nezih bir yandan etrafa bakınıp unutulan bir şey kalmış mı diye kontrol ediyor bir yandan da odaların ışıklarını söndürüyordu. Onunda aklındaki tek şey bir an önce evine gidip bir duş almak, sonra güzel bir çay içip bir de keyif sigarası tüttürmekti.

Dipteki odanın ışığını söndürmek için uzanmıştı ki yerde bir şey fark etti. Kağıt süprüntülerinin altında kalmış, ucu görünen ufak bir kutu.

Yorgunluktan ağrıyan beliyle yavaşça eğilip kutuyu aldı. Ağaçtan güzel bir kutuydu bu. “Taşınırken illaki gözünden bir şeyler kaçıyor işte insanın” diye düşündü. Kutunun içi doluydu.

“Bunu nasıl unuttular acaba?” diye düşündü. Açıp açmamakta tereddüt etti. Sonunda merakına yenik düşüp kutuyu açtı.

Nezih gördükleri karşısında biran donup kaldı. Gözlerine inanamıyordu. Kutu da bir düzine fotoğraf vardı. Uygunsuz vaziyette bir grup çıplak insan. Üstelik onları tanıyordu. Az önce taşınmalarına yardım etmişti.

Nezih başını uzatıp koridora baktı. Dikkatli dinledi. Gelen giden yoktu. Şimdi ne yapacaktı? Bunları kime teslim edecekti? Ya da edecek miydi? Etmese ne yapacaktı?

Fotoğraflara bakarken bir şey fark etti Nezih. “Yan oda” diye mırıldandı. Yandaki odaya geçti yavaşça. Burası en geniş odalardan biriydi ve firma tarafından toplantı odası olarak kullanılıyordu. Hepside burada çekilmişti.

Fotoğraflardaki ifadelerinden hepsinin keyfinin oldukça yerinde olduğu belliydi. Etrafta süsler, başlarında koni şeklinde parlak şeylerden vardı. Muhtemelen yılbaşı kutlaması gibi bir şeydi bu.

“İyi de bu nasıl bir kutlama?” diye mırıldandı. Fotoğraflarda 3 kız ve 3 erkek vardı. Birini diğerlerinden biraz daha iyi tanıyordu. Rafet. Az önce arabanın önüne oturan genç adam. Bu adam müdürleriydi. Yani çalışanların başındaki adam. Diğerlerinin sadece yüzlerini tanıyordu.

Fotoğrafların sonuncusu resmen final gibiydi. Burada artık sadece çıplak da değillerdi. Resmen iş üstündeydiler. Hayretten ağzı bir karış açık kalmıştı Nezihin. Hemen kutuya doldurdu fotoğrafları.

“Bunların arasında evli olan, sevgilisi olan da mı yok yahu?” diye mırıldandı. Nezih boş dairede dolanıp duruyor, düşünmeye çalışıyordu.

“Belki de alkollüydüler. Kendilerini kaybettiler.” diye düşündü. Yinede bu olanaksız geliyordu. Hangi alkol bunu yaptırırdı ki? Hem de altısına birden. Sonunda boş dairede dolaşmaktan başı döndü. Şimdilik yapacak bir şey yoktu.

Nezih dairenin ışıklarını kapatıp kutuyla yavaşça aşağıya, kalorifer dairesine indi. Kutuyu karanlıkta güvenli bir yere sakladı. Apartmanın girişindeki hole çıktı. Akşam karanlığı çökmüş herkes evine gitmişti. Nezih holdeki kapıcı masasına çöktü ve düşünmeye başladı. “Eğer bu kutunun sahibi onu sakladıysa, kaybettiğini anladığında mutlaka gelir” diye düşündü.

Nakliye şirketinin amelelerine gidemeyeceğine, diğer ofis çalışanlarına da soramayacağına göre geleceği tek yer eski ofisi, kayıp eşyayı soracağı tek kişi de kendisiydi.

“Peki ya gelmezse?”diye düşündü. O zaman ne yapacaktı? Firmanın patronuna mı götürüp vermeliydi? En doğrusu götürüp polise teslim etmek gibi görünüyordu aslında.

Sonunda yorgunluktan ve stresten başı zonklamaya başlayınca Nezih gidip yatmaya karar verdi. En güzeli, yarın dinç kafayla düşünmekti.

Ertesi gün Nezih dinlenmişti. Sabah temizliğini yapmış, İzak beyin sabah alışverişini de bitirmiş, bina girişindeki masasında gazete okuyordu. Günlerden cuma’ydı. Hafta sonu çoğu şirket çalışmadığından bugün en sevilen günlerden biriydi.

Turizm firması bugün kalan eşya var mı diye bakmaya gelirdi ama Nezih, kutunun sahibinin henüz ortaya çıkmasını beklemiyordu. Kutunun kayıp olduğunu anlaması için henüz erkendi. Birkaç gün içinde tüm eşyalar açıldığında ve tamamen yerleştiklerinde anlaşılacaktı durum.

“Günaydın Nezih bey!” Nezih kafasını kaldırınca firmanın müdürü Rafeti karşısında gördü.

“Günaydın Rafet bey.”

“Geride kalan var mı diye ofisi bir kontrol edeceğim” Fotoğraflardaki altılıdan biri gelmişti işte.

“Güle güle oturun. Yeni ofise yerleşebildiniz mi bari?”

“Sağ olun. Hemen hemen.” Rafet bey boş ofise çıktı. Birkaç dakika sonrada bir şey sormadan eliyle selam vererek binadan çıktı.

“Acaba bu mu?” Nezihin gözüne hepsi de şüpheli görünüyordu. Hatta belki de o altı kişinin haricinde başka biri de çekmiş olabilirdi fotoları.

Böylece Nezih günlük işleriyle uğraşıp işi zamana bıraktı. Bu arada Ne Orhan ustaya ne karısına kimseye bundan söz etmedi.

Pazar günü hava oldukça güzeldi. Nezih apartmanın hemen önüne sandalyesini çıkarmış gazetesini okuyor biryandan da çayını yudumluyordu. Birden yanında birinin durduğunu fark etti. Bu Rafet bey’di.

“Ne haber Nezih bey? Pazar keyfi mi yapıyorsun?”

“Sağ olun Rafet bey. Kendi halimde oturuyorum işte. Hayırdır? Pazar günü ne işiniz var böyle?”

Rafet beyin gerginliği fark ediliyordu. “Bir şey soracaktım. Ofiste hiç ufak bir kutuya rastladın mı? Taşınma esnasında bizden biri kaybetmişte”

Nezih adamını bulduğunu hissediyordu.

“Hayır rastlamadım. Dün siz kontrol etmediniz mi?

“Ettim de belki sen daha önce bulup kenara ayırdıysan diye sorayım dedim.”

Nezih böyle bir konuşmayı planlamamıştı ama şimdi kelimeler kendiliğinden ağzından dökülüyordu işte.

“Hayırdır ne kutusu? Kiminmiş?”

“Bilmiyorum bana da öylesine söylediler. Kimin olduğunu sormadım.” Rafet beyin canının iyice sıkıldığı yüzünden belliydi. Bir şeyler daha söyleyip selam verip gitti.

İçinden bir ses ona susmasını söylemiş o da bu sese uymuştu. Bu işin nereye varacağını bilmiyordu ama şimdiye dek doğru davrandığına kanaat getirdi. Çıkarıp fotoğrafları verseydi ve herif de kötü niyetli piç kurusunun tekiyse o zaman ne olacaktı? Belki de bunlarla şantaj yapıyordu kadınlardan birine. Ya da hepsine.

Yakmak geldi aklına. Sorun kökünden çözülürdü o zaman. Kimse bir şey ispat edemez, şantaj yapamaz, kirli çamaşırlar ortadan kalkmış olurdu. Nezih kararını vermişti. İlk fırsatta onları yakıp yok edecekti. Yine de bunu bu güzel Pazar günü yapması şart değildi. Nezih kararını vermiş olmanın rahatlığıyla gazetesine döndü tekrar.

Hafta her zamanki gibi başladı. Öğlene dek apartmanın işleriyle vakit geçirdi. Öğleden sonra İzak bey onu çağırıp bazı faturalar verdi. Son günü gelip ödenmesi gereken faturalar. Nezih son güne bıraktığı için, bunlara bankadan otomatik ödeme talimatı vermediği için İzak beye içten içe küfrederek yola koyuldu. Faturaları ödeme işi oldukça uzun sürmüştü. Sonunda hepsini halledip tekrar apartmana doğru yola koyuldu. Sigarasını içip ağır ağır yürüyor, gelen geçene bakıyordu. Birden oldukça alımlı bir kadın gördü ve o anda aklına fotoğraflar geldi. Bugün ilk fırsatta onları yok etmeye karar verdi.

Binaya iyice yaklaşmıştı ki kalabalığı fark etti. Hemen apartmanın önünde toplanmış bir kalabalık vardı. Bir de polis aracı. Polis aracının ışıkları yanıp sönüyordu. Bir olay olmuştu besbelli. Tam da kendi binasının önünde. Belki de apartmanla ilgiliydi ve kapıcı ortalıkta yoktu. Midesinin büzüldüğünü hisetti Nezih ve adımlarını sıklaştırdı.

Kalabalığın içinde tanıdık yüzler de vardı. Orhan usta, güvenlik görevlisi Recep, binadan birkaç kiracı. Taşınan turizm firmasından, fotoğraftaki insanlar… ve müdürleri Rafet. Rafet onu görmüştü ve yüzünde garip bir ifade vardı. Sonra Rafetin yanındaki takım elbiseli adamı fark etti. Adam Rafetin kendisine baktığını görmüştü ve kalabalığın içinden hızla kendisine doğru yürümeye başladı.

“Sen buranın kapıcısı mısın?

“Evet, siz kimsiniz?” Tüm gözleri üzerinde hissediyordu. Şimdi her kafadan bir ses çıkıyordu. Turizm firmasının çalışanı olan kadınlar bağırıp sinirli sinirli bir şeyler söylüyorlardı. Tam bir curcunaydı.

“Ben asayiş şubedenim. Buraya neden geldiğimizi biliyor musunuz?” Nezih ne diyeceğini bilemiyordu. İçten içe, bunun fotoğraflarla ilgili olduğunu hissediyordu ama şimdilik bir şey söylememenin en iyisi olduğuna karar verdi.

“Hayır memur bey. Hayrola?” Yalan söylediğimi anladı diye düşündü.

“İfadenizi almak için karakola kadar gelmeniz gerekiyor. Şuradan lütfen!” Polis kaldırımın kenarındaki aracı işaret ederken bir eliyle de hafifçe onu yönlendiriyordu. Bu arada turizm şirketi çalışanları da polis araçlarına bindirilmişti.

Nezih filmlerdeki gibi sorgulanacağını sanıyordu. Karanlık, zindan gibi bir yerde, yüzüne çevrilmiş ışıklar altında. Oysa onu geniş ve havadar bir odaya soktular. İçeride üç polis memuru, masalarının başında çalışıyordu. Nezihi kendisini getiren sivil polisle buraya girdi. Sivil polis onu masalardan birinin yanına oturttu. Bilgisayarın başında ifadeyi yazacak polis hazır bekliyordu. Sivil polis de yandaki masanın üzerine yavaşça çöktü.

“Benim adım Mesut. Asayiş şubedenim.” Nezih sessizce başını salladı. Üniformalı polis ağızdan çıkan her şeyi tıkır tıkır seslerle bilgisayara yazıyordu.

“Olay şu; “Rafet bey taşınma esnasında özel bir eşyasını, bir kutuyu kaybetmiş. Bulamayanıca ofistekilere sormuş. Onlar da buna biraz takılmak istemişler. Sanki bulmuşta saklıyormuş gibi yapmışlar. Şaka yapmışlar yani. Ancak Rafet bey sinirlenip köpürünce olay ciddileşmiş.

Ortam gerildikçe daha da panikleşmiş ve kutuda olanları söylemiş. Yılbaşı fotoğrafları! Sanırım bir yılbaşı partisinde çekilmiş uygunsuz fotoğraflar söz konusu. Diğerlerinin de bildiği bir şey yani. Ancak diğerleri bunları imha ettiğini sanırken aslında etmediği de ortaya çıkmış. Böylece ofiste fırtına kopmuş. Hepsi de bunun gırtlağına sarılmış.”

Kısacası hepsinin de ortak bir sırrı varmış ve diğerleri Rafet beyin fotoğrafları hala sakladığından habersizmiş.”

“Rafet beyin dediğine, içinde özel eşyalarının olduğu kutusu kayıpmış. Ancak içinde fotoğraf falan yokmuş. Kutuyu kaybettikten sonra üzerine bir de diğerleri dalga geçince, onları kızdırmak için böyle söylemiş.”

Nezih belli etmemeye çalışsa da bu bahaneye cidden şaşırdı. Yalanı bayağı iyi düşünmüştü herif.

“Ama diğerleri farklı bir şey anlattı. Bir yılbaşı akşamı ofiste kendi aralarında parti yapmışlar. Bu Rafet, parti sırasında gizlice içkilerine ilaç karıştırmış. Böylece parti, toplu sex partisine dönüşmüş. Alkolün etkisiyle şakasına yapmış bunu. Bu arada fotoğraflar da çekmiş. Ertesi gün toplanıp konuşmuşlar ve olayı unutmaya karar vermişler. Bu arada fotoğrafları ondan alıp imha etmişler. Ancak anlaşılan adam da birer kopyası daha varmış. Tabi o bunu inkar ediyor.”

“Taşıma şirketinin işçileri ve bir de sen yardım etmişsin taşınmaya. Sana sormuş ama görmediğini söylemişsin. Ama Rafet ısrarla seni suçluyor. Diğerleri de ortada böyle bir kutu ve fotoğraflar varsa öğrenmek istiyor. Şimdi bak kardeşim! İnsanlık hali. Şeytana uyup alabilirsin. Aldıysan ve içinde böyle bir şey varsa başın büyük dertte. Üstelik bu sapık herifi de korumuş olacaksın.

“O kutuyu sen mi aldın?” Nezih ilk kez odadaki tüm polislerin bakışlarını üzerinde hissetti. Kendini gazete manşetlerinde görür gibi oluyordu. “Sapık Kapıcı!”

Rafet şerefsizi birden tüm suçu üzerine yıkıvermişti. Peki diğerleri ne olacak? İstemeden bu herifin oyununa gelmişlerdi ve anlatırsa hepsinin de hayatı mahvolacaktı. Anlatmazsa bu herif elini kolunu sallaya sallaya bu işten sıyrılacaktı. Sonunda kararını verdi. Kendisine göre en doğru olanı yapmak zorundaydı. Yavaşça boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.

O gün apartmanın her zamanki günlerinden biriydi. Nezih apartmanın işleriyle koşturup durmuştu. Öğlen olmak üzereydi. Sonunda masasına oturup bir sigara yakma fırsatı bulmuştu. Orhan ustaya baktı. Orhan usta garson Aykutla birlikte simit arabasının başında hararetli hararetli bir şeyler konuşuyordu. Nezih polislere bir şey görmediğini söylemişti. Olay da böylece kapanmıştı. Aradan bir hafta geçmişti. İzak beye de Orhan ustaya da eşi Fatmaya da aynı şeyleri anlatmıştı. Yani neredeyse hiçbir şey. Sonunda konu yavaş yavaş gündemden düşmüştü.

Nezih şişmiş olan sağ eline baktı. Hafifçe zonkluyordu eli. Bazen çalışırken böyle kazalar olur işte. Eline sürdüğü kremin mentol kokusunu hissetti. Derin bir iç çekip gazetedeki habere döndü.

Bir hafta önceydi. Karakoldan döndüğü günün hemen ertesi günüydü. Mesai saati bitmiş insanlar işyerlerinden evlerine dağılıyorlardı. Arka sokaktaki turizm şirketinin çalışanları da öyle. Herkes birbirine iyi akşamlar dileyerek yoluna gidiyordu. Bunların arasında müdür Rafet bey de vardı.

Rafet bir alt sokağa inip otoparka girdi, arabasıyla yavaş yavaş evine yollandı. Şirinevler’de bir yerdeydi evi. Sonunda bir apartmanın önüne park etti arabasını.

Apartmanın dış kapısı binanın yan tarafındaydı ve bir dizi merdivenden çıkarak ulaşılıyordu. Rafet anahtarıyla kapıyı açıp apartmana girdi ve gözden kayboldu.

Şimdi apartmana hızlı ama temkinli adımlarla biri daha yaklaşıyordu. Ortalık kararmaya başlamıştı artık, o yüzden uzaktan kim olduğu belli olmuyordu. Nezih merdivenleri çıkıp binanın girişindeki zillerde yazılı isimlere baktı bir süre. Sonra merdivenlerden indi. Binanın yan cephesine dolanıp etrafa göz attı. Sonra da yine temkinli adımlarla geldiği gibi oradan ayrıldı.

Ertesi akşam Rafet aynı şekilde arabasını sokağa park etti. Binanın merdivenlerine doğru yürürken birinin sessizce yaklaştığını fark etmedi. Başının hemen arkasına inen sert darbeyle bir anda gözleri karardı, dizlerinin bağı çözüldü.

Nezih adamı hızla binanın daha kuytu olan yan tarafına taşıdı. Şansına kimse onları görmemişti ya da en azından bağıran falan olmamıştı. Rafet inliyordu. Bilinci yerindeydi hala. Nezih adamı balkonlardan birinin altındaki kuytuluğa çekti. Rafet bir şeyler mırıldanıyordu. Ancak Nezih tek kelime etmedi. Sonraki birkaç dakika boyunca konuşan tek şey elindeki sopa oldu.

O gece sağ elinin ağrısından pek uyuyamadı Nezih. Yine de sorun etmedi. Kalkıp bir ağrı kesici içip bir daha yattı. Ne olduğunu soranlara da hatırlayamadığı bir şeyler uydurdu. Aslında gerçektende pek hatırlamıyordu.

Üzerine bir şey düşmüş olabilirdi. Ya da bir şeye çarpmış... Mesela alçaktaki bir balkonun beton duvarına…

Nezih dalmış olduğunu fark edip tekrar gazetesine, okuduğu habere döndü. Haberde, birkaç gün önce Şirinevler’de saldırıya uğrayan bir adamdan bahsediliyordu. Adam komadan yeni çıkmıştı ancak vücudunda çok ağır hasarlar olduğu yazıyordu.

Nezih sağ elini fazla oynatmadan gazeteyi kapattı. Oturmaktan sıkılmıştı. Orhan ustayla Aykut’un muhabbetine katılmak için binadan çıktı.