18 Feb 2009

Post Apokaliptik Geleceğimiz

Kırsal kesimde, küçük şehirde yaşayan bir insan için bu tür filmler çok fazla bir şey ifade etmez. Çünkü günlük yaşamı bu filmlerden çok da farklı değildir. Sakin, sessiz bir yaşam temposu, herkesin birbirini tanıdığı, selamlaşıp sohbet ettiği, evle işyeri arasının ortalama on dakika tuttuğu, daha ucuza, daha sağlıklı, daha huzurlu yaşanan bir dünyadır onlarınkisi. Belki de en önemlisi “az’la da mutlu bir şekilde yaşayabilen” insanlardır onlar. Bu ikinci tip insan için, post apokaliptik bir film, olsa olsa sadece “ilginç” bir yapımdır. Bilim kurgunun son yıllarda moda olan alt türlerinden biridir “Post apokaliptik kurgu”. Bunun nedeni, doğal olarak dünyamızın kabaca son 50 yılda başına gelenlerdir. Başına gelenler derken bunun müsebbibi tabi ki biz insanoğluyuz. Peki bilimkurgu türü içinde posta apokaliptik örneklerin bu kadar sevilmesi, tutulması ve moda olmasının nedeni nedir? Belki de bir tür günah çıkarma... Kendimize ve dünyaya yaptıklarımızdan dolayı başımıza gelenlerin dramatik bir dille izlemek vicdanımızın sesini biraz olsun bastıracak ümidi belki de… Sebepler çoğaltılabilir ancak ortada bir gerçek var; bilimkurgu sineması içinde en çok rağbet edilen alt tür post apokaliptik sinema. Bunun en bariz ispatı da bizzat çevrilen filmler, bunlara harcanan ciddi para, bu projelerde yer alan seçkin isimler, bu projelerin gişe hasılatları’dır. Bu o kadar karlı bir iş ki “I am Legend” gibi yeniden çevrim filmler bile hala iş yapıp gişelerde iyi paralar (584.015.483 USD) (1) kazandırıyor. Post apokaliptik filmlerin gördüğü ilginin temelinde belki de günümüz insanının yalnızlığa duyduğu derin, gizli özlemde yatıyor. Yalnızlığa özlem duymak… Evet kulağa çok gerçekçi gelmiyor ama günümüz teknoloji, tüketim toplumunun bir bireyi olarak kendinizi düşünün. Özellikle de büyük şehirlerde yaşayanlar -ki dünyanın herhangi bir ülkesinde, ilginç bir şekilde bu konuda ortak refleksi görebilirsiniz- ciddi bir yalnızlık içindedirler. Burada yaşayanların çoğu dışarıdan çalışmak üzere gelip burada tutunmaya çalışan, kariyer edinmeye çalışan okumuş, yarı okumuş ya da okumamış insanlardır. Çünkü büyük şehirler iş merkezleridir ve insanları şekere hücum eden karıncalar gibi kendine çeker. Örneğin Çin’de büyük şehirlere göç oranı korkunç boyutlardadır. Bunun sebebi potansiyel iş imkanı. Ancak bu kadar yoğun göç/talebin oluşu, bu şehirlerde ucuz işçiliği doğuruyor. Bir pozisyon için birden fazla talebin oluşu, işverene daha ucuz fiyata işçi çalıştırmanın kapısını açıyor. Kırsal kesimde nüfus yoğunluğunun azalması da tarımsal üretimi ve verimliliği baltalıyor. Elbette kalifiye bir elemanın durumu ortalamadan her zaman farklı olacaktır. Aldığı maaş, çalıştığı firmanın kalitesi de bununla doğru orantılı olacaktır ancak burada ciddi bir göçten bahsediyoruz. Bu da kalifiye eleman sayısının da çok olması demek oluyor. Yani eğitim, birikiminiz ne olursa olsun sizden en az bir düzine daha var piyasada. Tüm bu acı gerçekler bizi şu noktaya getiriyor; büyük şehirdeki yaşam mücadelesi daha çetin, hayat daha zor ve daha hızlı. Birbirini uzun zamandır tanıyan insanlar bile aynı şehirde olmalarına rağmen birbirlerini nadiren görüyor. Yalnızlık, iletişim eksikliği, büyük şehirlerde yaşayan insanlar için günlük hayatın bir parçası/ gerçeği. Ortada böyle bir gerçek var, evet ama yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı bu yalnızlık ve iletişimsizlik aslında bilinçli, istenen, tercih edilen bir durum değil; şartların dayattığı ve kabul ettirdiği bir durum. İstediğimizden değil mecburen bunları yaşıyoruz. Bu durum kişiyi o kadar bunaltıyor ki koşturmadan uzak, sakin, sessiz bir yaşamın özlemini duymaya başlıyor. Fakat şöyle ufak bir sorun daha var; Büyük şehirden biraz uzaklaştığında, örneğin ailesini, akrabalarını ziyaret için daha ufak, hayatın daha yavaş ve sessiz aktığı bir şehre gittiğinde, oradaki insanlarla iletişim sıkıntısı çekmeye başlıyor. Sebebi, büyük şehirde alıştığı yaşam tarzı. İki arada bir derede kalan, büyük şehirde yaşam mücadelesi veren, artık küçük şehrin insanı olmadığını da acı bir şekilde fark eden birey, farklı bunalım ve psikolojik sıkıntılar yaşamaya başlıyor. İşte post apokaliptik filmler tam da bu büyük şehir insanının rüyası, hayallerinin gerçekleşmiş halidir. Kariyer savaşının yaşanmadığı, gürültünün olmadığı, dilediği her tür metaya koşturmadan, savaşmadan sahip olabileceği bir hayatın özlemi… Sadece hayatta kalmak için temel vazifelerini yapmasının yeterli olduğu bir dünya. Kırsal kesimde, küçük şehirde yaşayan bir insan için bu tür filmler çok fazla bir şey ifade etmez. Çünkü günlük yaşamı bu filmlerden çok da farklı değildir. Sakin, sessiz bir yaşam temposu, herkesin birbirini tanıdığı, selamlaşıp sohbet ettiği, evle işyeri arasının ortalama on dakika tuttuğu, daha ucuza, daha sağlıklı, daha huzurlu yaşanan bir dünyadır onlarınkisi. Belki de en önemlisi “az’la da mutlu bir şekilde yaşayabilen” insanlardır onlar. Bu ikinci tip insan için, post apokaliptik bir film, olsa olsa sadece “ilginç” bir yapımdır. Post apokaliptik filmlerde verilmeye çalışılan temel mesaj “kendimiz ettik, kendimiz bulduk”tur. Kirletilen dünya, güç arzusu, haddini bilmez insanın doğa/tanrının kurallarına karşı gelmesi, medeniyetin sonunu hazırlayan temel sebepler olarak sunulur. Çözüm olarak da yaşananlardan ders alıp her şeye yeni baştan başlama önerisi getirilir. İnsan yalnız yaşamak için yaratılmamıştır. O yüzden, bu yıkımdan kurtuluşun anahtarı olarak insanların arasında yeniden güvenin tesis edilmesi, birbirine inanmanın, sevmenin, paylaşmanın gereği vurgulanır. Ancak belki de vurgulanması gereken şey, tüm bunlar olup bitmeden “güven, birbirine inanma, sevme, paylaşma”yı önermek. Tüm bu kıyameti yaşamadan önce “az’la da mutlu bir şekilde yaşayabilen” insanlar olduğunu ve bizimde bunu başarabileceğimizi önermek. Kaynak:(1) http://www.imdb.com/title/tt0480249/