4 Dec 2009

Michael Stelzner’in Social Media Marketing Raporu Hakkında

Önce biraz bu anketten söz edelim. Ocak ayında Twitter’da açılan ve kısaca “siz de katılın” anonsuna yanıt verip ankete katılan 2500 civarı katılımcı elenip 880’e düşürülüyor. Onların anket yanıtlarıyla da bu rapor oluşuyor. Rapor Mart 2009’da hazırlanmış.

880 kişilik katılımcı kitlesi hakkında biraz bilgi verelim, katılımcıların %70’i kendi işinin sahibi, freelance çalışan, uzman, danışman olarak çalışan, bireysel iş sahibi yani kısaca small business owner (küçük esnaf) olarak adlandırabileceğimiz bir kesimden oluşuyor. Takip eden %26’lık kitle, herhangi bir şirkette çalışan insanlar. Yaşlarına gelince; katılımcıların %78.1’i 30-59 yaş aralığında. Katılımcıların %56’sının bayan olduğunu da belirtelim.

İşte öne çıkan sonuçlar;

Sosyal medya pazarlamasını yüksek oranda (% 90+) 30-39 yaş grubu kitlesi kullanıyor.

İş sahibi insanlar çalışan insanlardan çok daha fazla sosyal medyayı kullanıyor.

İşleri için sosyal medyayı kullanan kullanıcıların büyük kısmı (%72) ya yeni kullanmaya başlamış ya da sadece birkaç aydır düzenli kullanıyor.

Kullanıcıların %64’ü haftada 5 saat ve üzerinde kullanıyor sosyal medyayı. Bir diğer ilginç veri; %9.6’lık bir kitlenin haftada 20 saatten fazla kullanıyor oluşu. Burada dikkat çekici nokta; kullanıcıların sosyal medyayı kullanım süresiyle orantılı olarak harcadıkları zamanın da artıyor oluşu. Örneğin sosyal medyayı yeni kullanmaya başlayanlar bu işe haftada ortalama iki saat ayırırken bir yıl ya da daha uzun süredir kullananlar haftada 20 saatten fazla zamanlarını bu işe ayırıyor.

Sosyal medya pazarlamayı kullananların büyük kısmını (%44.8) 30-39 yaş grubu insanlar oluşturuyor.

Bu işin avantajlarına gelince... İş için yeni açılımlar doğurması en başta gelen fayda olarak gösterilmiş. %81’lik kesim harcadıkları eforun karşılığını işlerinde yeni açılımlar olarak gördüklerini söylemiş. %61’lik bir kesim sosyal medyanın faydası olarak trafiklerinde/üyelerinde artışı göstermiş. Burada beklenmedik sonuç; önemli bir kitlenin –ki %52’lik bir kitledir bu, arama sonuçlarındaki yükselişlerini fayda olarak raporlamaları olmuş.

Harcanan zaman karşılığında (bir yıl ya da daha uzun zamandır sosyal medyayı kullananların) işleriyle yakın-bağlantılı iş olanakları bulma konusunda fayda sağlayanların oranı %61. Bu arada çoğu kullanıcının (%61.83) –ki bunlar birkaç aydır sosyal medyayı kullanan kitle- sosyal medya marketing ile yeni iş/çözüm ortaklıkları kurdukları raporlanmış.

Bakıldığında, sosyal medya araçları içinde dört tanesinin yüksek oranda tercih edilip kullanıldığı görülüyor;

• En başta Twitter geliyor, kullanıcı oranı %86.
• Hemen ardından bloglar geliyor. Blog kullanım-izlenim oranı %79.
• Ardından Linkedin geliyor, %78.
• Dördüncü sırada %77 ile Facebook geliyor.

Youtube ve diğerleri de değişen oranlarda bu dörtlüyü takip ediyor. Bir diğer ilginç sonuçta, Youtube ya da benzeri video marketing araçlarını erkeklerin kadınlara oranla daha çok kullandığı... Oran 52.4’e 31.7.

Sosyal medya platformlarında haftalık harcanan saat oranlarına bakıldığında şöyle bir sonuç çıkıyor;
• Haftalık 20 saat ve üzerinde zaman harcanan platformların en başında Twitter geliyor. Diğer bir deyişle Twitter kullanıcılarının %99’u buna haftada 20 saatten fazla zaman ayırıyor.
• Hemen ardından Facebook geliyor; kullanıcıların %89’u facebook’a haftada 20 saatten fazla zaman ayırıyor.
• Linkedin kullanıcılarının ise %87’si haftanın 20 saatini bu platforma ayırıyor.

Kullanıcılara, hangi sosyal medya platformu hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak isterdiniz diye sorulmuş. Yanıt, sosyal bookmarking siteleri yani insanlarin bookmarklarını, ziyaret ettikleri siteleri paylaştıkları (delicious.com, stumbleupon.com vb.) siteler. Küçük bir farkla hemen ardından Twitter geliyor. Kullanıcı detaylarına girecek olursak, küçük iş sahibi kesimin büyük kısmı, social bookmarking sitelerini daha iyi anlamaya odaklanmışlar. 40 yaş üzeri kitle ise Twitter’la ilgili daha fazla şey öğrenmeye odaklanmış.

Stelzner’e ekibine bu çalışma için teşekkürler. İsteyenler raporu yazılı ya da sesli video halinde şu adresten takip edebilirler. http://www.whitepapersource.com/socialmediamarketing/report.

24 Nov 2009

Bir Kapıcının Sıradan Hayatı 4

Nezih ve Bahis Kuponu

Türk insanı için futbolun çok ayrı bir yeri vardır. Futbol tüm Akdeniz ülkelerinde olduğu gibiTürkiye’de de birçok insanın günlük hayatının bir parçasıdır. Türkiye’nin en fazla taraftarı olan iki takım Galatasaray ve Fenerbahçe doğal olarak en çok konuşulan iki takımdır. Bir Galatasaray taraftarı olan Nezih de haftalık olarak takımını TV’den takip eden ortalama bir seyirciydi.

Bunun dışında bir tutkusu daha vardı Nezih’in; iddaa oynamak. Her hafta ufak bir miktar parayla bahis oynar bazen kazanır bazen de kaybederdi. Bu maç tahmini oyunun da fena da sayılmazdı hani Nezih. Boş vakitlerinde günlük gazelerin verdiği spor ekleri onun en sevdiği ve en dikkatli takip ettiği bölümlerdi. Sadece Türk ligi maçlarını değil İngiltere, İspanya, Almanya liglerinin maçlarını da takip eder bazen bu liglerin maçlarına da tahminler de bulunurdu.

Sonbaharın bu serin günlerinde liglerde hızlanmış maçlar gittikçe heyecanlı hale gelmeye başlamıştı. Nezih apartman girişindeki masasında oturmuş, bir gazetenin haftalık olarak verdiği maç tahmin ekini dikkatle inceliyordu. Yan binadaki bankanın güvenlik görevlisi Recep kapıdan kafasını uzatıp baktığında Nezih de elinde kalem, önündeki gazete üzerinde notlar alıyordu.
“Napıyorsun Nezih? Gömülmüşsün gazeteye yine.”
“Maçlara bakıyorum. Bu hafta oranlar oldukça iyi.”

Güvenlik görevlisi Recep bir Fenerbahçe taraftarıydı. Bu yüzden doğal olarak nezihle sık sık Fener – Galatasaray atışmaları yaparlardı. Nezihin sözleri Recepin ilgisini çekmişti.
“Demek oranlar iyi ha? Şöyle dışarı gelsene. Beraber bakalım. Bir yandan bankayı da gözlemiş olurum bende.”

Nezih gazeteyi ve sandalyesini alıp kapının önüne çıktı. Gazetedeki maç listeleri içinde bazılarının yanında işaretler koymuştu Nezih. Bunlar iyi oranları olan maçlardı. Güzel paralar getirebilecek maçlar.

“Bu hafta sizin işiniz zor benden söylemesi.”
“Niye yahu? Kiminle oynuyoruz ki biz?”
“Antalyasporla oynuyorsunuz. Orandan belli baksana. Ortada bu maç. Hem Alex falan da sakat. Antalya eli boş yollayacak sizi. Haberiniz olsun.”
“Bizim ölümüz yeter Antalya’ya. Siz kiminle oynuyorsunuz?”
“Biz de Konya’ya gidiyoruz. “
“İyi. Mevlana gibi sizi bir güzel döndürürler sonrada geri yollarlar.”

Nezih Recep’in bu işleri pek takip etmediğini biliyordu. Yine de adamın sırf inadına, kendisini sinir etmek için böyle konuştuğunun da farkındaydı.

“Yahu takip etmezsin, bilmezsin, yine de böyle konuşursun. Madem anlamıyorsun hiç yorum yapma bari.”
“Anlamayacak ne var be? Siz bu sene bizden daha mı iyisiniz? Hayır. Bizim Antalya’da ne kadar şansızımız varsa sizin de Konya’da o kadar şansızın var işte.”

Nezih Recep’in sözlerini fazla önemsemedi. Her zamanki gibi sırf inadına, can sıkmak için haybeye böyle konuşuyordu işte. Nezih gazetede kendine göre 5 tane banko maç işaretlemişti. Biri de Galatasarayın maçıydı. O gün öğleden sonra boş bir kupon alıp işaretlediği maçları doldurdu ve gidip 3 lira yatırdı.

Nezih dönüşte az ötedeki lokantanın yemek taşıyan garsonu Aykut’la birlikte Recebi Orhan ustanın yanında konuşurken gördü. Elinde kuponlara yanlarına gitti. Muhabbet futboldu yine. Gerçi Orhan usta pek fanatik değildi ama futbol konusunda arada ilginç yorumları, tespitleri olurdu onunda. Nezih sohbete kulak kabarttı.

“Yabancı olsun birader. Türk milli takımıysa illa başında Türk hoca olacak diye bir kanun mu var? Kaç ülkenin başında yerli hoca var?” Orhan usta milli takım hocasına takmıştı yine.
“Yunanistan var. Sonra… Rusya var. Hepsi yabancı mesela.” Elinde boş yemek tepsisiyle dikilen Aykut da Orhan ustayı destekliyordu bu konuda.

Recep Nezihin elindeki kuponu işaret ederek;
“Eee? Oynadın mı kuponu? Kimlere oynadın?”
“Fenere beraberlik verdim.” dedi Nezih. Aslında Fenere oynamaştı ya Recebe inat olsun diye söylemişti bunu.
“Yahu sana söylüyorum işte. Fener ne yaparsa Galatasaray da aynısı yapabilir. İkisi de aynı bu sene.”
“Sen gör bak. Antalya sizi öperken biz Konya’dan galibiyet çıkarırız.”

Böylece hafta sonu geldi, maçlar oynandı. Sonuç mu? Fenerbahçe 2-2, Galatasaray da 1-1 beraber kalmıştı. Nezihin canını sıkan şey beraberlik değil Recebin lafına gelmek olmuştu. Gerçi böyle şeyler arada olurdu işte. Fazla takmaya gerek yoktu. Sonuçta futboldan hiç anlamayan biri de kafadan atıp arada böyle tutturabilirdi arada sırada.

Pazartesi günü Recebi bankanın önünde dikilirken gördü Nezih. Yavaşça yanına yanaştı. Pek ilgilenmiyormuş gibi konuşmaya çalışarak;
“Hadi bildin gene. İkisi de berabere kaldı bak.”
“E dedik sana be Nezih. Bu hafta ne var? Kiminle oynuyorlar?”

O hafta içi Türkiye kupası maçları vardı. Yani takımlar hafta içi de maç yapacaktı. Hafta sonuda normal lig maçları vardı. Hafta içi oynanacak kupa maçları pek de önemli maçlar değildi. Galatasaray da Fener de ikinci ligden birer takımla oynayacaktı.
“Siz deplasmanda Tokatsporla oynuyorsunuz. Biz de burada Sarıyerle oynayacağız.”
“Alır ikisi de. Fark atarlar hem de.”

İki gün sonra Galatasaray 3, Fener de 4 farklı kazanmasın mı? Nezih birden kuşkuya kapıldı. Yoksa Recep bu işlerden anlıyor muydu? Yok yahu! Anlasa o kadar zamandır muhabbet ediyorlardı. Bir şeyler söyler, yorum falan yapardı. Ama Recep futbol konusunda öyle pek yorum yapan biri de değildi ki? Yoksa adam bu işlerden anlıyordu da Nezih mi dikkat etmemişti?

“Yok yahu, tesadüf işte” diye düşündü. Bunlar bilinmeyecek şeyler değil ki. Adam tahmin yapıyor, tutuyor işte. Kendisi gibi ligi, istatistikleri takip etmiyordu ki. Oysa kendisi günlük ve haftalık yorumları, takımlardaki sakat oyuncuları, kart cezalılarını ve daha birçok şeyi takip ediyordu. Gerçi gündüz elinde gazeteyle görmüyordu Recebi ama belki akşam evine gidince açıp gazetelerden ya da Televizyondan takip ediyor da olabilirdi pekala.

“Bakıyorum da sen de takip ediyormuşsun futbolu.
“Yok yahu. Nereden? Vakit mi var sanki? Ama belli ne olacağı.”

Nezih Recebe şöyle bir baktı. Adam gayet doğal konuşuyordu. Hani yalan söylüyormuş ya da bir şeyleri gizliyormuş gibi bir hali yoktu. Zaten takip ediyor, biliyor olsa her gün konuşup duruyorlar, bunu belli ederdi. E o zaman nasıl tutturuyordu? Nezih bir deneme daha yapmaya karar verdi. O hafta sonu hem Fener hem de Galatasaray İstanbul’da evlerinde oynayacaktı.

“Peki bu hafta sonu ne olur sence?”
“Kimle oynuyorlar ki?”
“Siz Kayserispor’la biz de Ankaragücü’yle oynuyoruz.”

Recep şöyle bir düşündü. Fikri sorulan insanların ciddiyetiyle ne diyeceğini tartıyor gibiydi.

“Vallahi Kayseri bizi zorlar gibi geliyor bana. Berabere kalabiliriz. Galatasaray yener Ankarayı.”
“Nereden biliyorsun? Yani neye dayanarak söylüyorsun?”
“Ne bileyim Nezih? Bu işi takip eden sensin. Senin bilmen lazım. Ben içimden geçeni söylüyorum sana.”

“Allah Allah” diye düşündü Nezih. İçinden geçeni söylüyormuş herif. Buna da inanıyordu açıkçası. Yani bazen bu işlerden anlaşamasa da içinden geçen tutardı bazı adamların. Şimdi tam iki arada bir derede kalmıştı Nezih. Kendisi o kadar takip edip ona göre tahminde bulunurken bu adam içinden geleni söylüyordu. Üstelik iki maçtır da biliyordu.

Peki şimdi ne yapacaktı? Nezihe kalsa iki maça da galibiyet oynayacaktı. Ama Recep Kayseri bizi zorlar demişti. Berabere kalabiliriz demişti. Fenerin ne sakat oyuncusu ne de as oyuncularından cezalısı vardı. Adamlar tam kadro çıkacaktı sahaya. Üstelik de kendi evlerinde, kendi seyircisi önünde oynayacaklardı. Kayseri de iyi takımdı hani tamam ama sonuçta bu şartlarda Fenerbahçe’den kesin galibiyet bekliyordu Nezih. Kafadan sallayan, “içimden öyle geliyor” diyen birine mi güvenilirdi yoksa bu işleri takip eden kendisi gibi birinin fikirlerine mi? Böylece kararını verdi Nezih.

Fenerin Kayseriyle 0-0 berabere kalıp, Galatasaray’ında 1-0 kazandığı pazar akşamı Nezih elindeki yatan kuponu hırsla yırtarken kendine mi kızsın Recebe mi kızsın bilemiyordu. Yine de ayırt etmeden hem Recebe hem de kendine uzun bir süre sövüp saydı.

“Hakikaten berabere kaldı Fener.”
“E sana söyledik.”

O hafta içi Türkiye kupası maçı yoktu ama hem Fenerin hem de Galatasaray’ın Avrupa kupası maçları vardı. Fenerin durumu pek iyi değildi; muhtemelen gruptan bile çıkamayacaktı. Uefa kupasına katılabilirse şanslı kabul ediliyordu. Üstelik bu hafta İngiliz devi M. United’la hem de onların sahasında oynayacaktı. Galatasaray ise nispeten şanslıydı. Orta sıralardan bir Alman takımıyla oynayacaktı. Hem de İstanbul’da.

“E Recep bu hafta neler olur sence?”
“Bu hafta ne vardı?”
“Siz M.United’la oynuyorsunuz. Biz de burada Schalke’yle.”
“Bizim maç nerede?”
“Deplasmanda.”

Recep birkaç saniye bir şey söylemedi. Ne diyeceğini düşünüyordu. Nezih dikkatle Recebi inceliyordu.
“Sizi bilmem de bizimkiler yenilmez Manchester’a.”
“Yahu dalga mı geçiyorsun? Adamlar fark atar. Hem de kendi sahalarında… Biz de burada oynuyoruz”.
“Ne olursa olsun. Bizimkiler yenilmez. Ama Galatasaray yenebilir mi bilmiyorum”.
“Şimdi bana net cevap ver. Sence Galatasaray ve Fener ne yapar?”

Recep eliyle çenesini ovuşturdu önce.
“Galatasaray yenilir. Fener berabere kalır.”
“Sen kafayı mı yedin?”
“Yahu ben fikrimi söyledim. Ne bileyim ben, müneccim miyim?”

Nezih hışımla uzaklaştı Recebin yanından. Kafası karışmıştı. Adam hiç mantıklı konuşmuyordu. Ama işin garibi tutuyordu tahminleri. Nezih elinde kupon, masasında oturmuş ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. İçinden geçen şey farklı, Recebin tahminleri farklı şeyler söylüyordu.

Sonunda “Aman be ne kaybedeceğim ki?” diye söylenip Recebin dediği gibi doldurdu kuponu. Sadece iki maç oynayıp 5 lira da para bastı. O akşam zaten geç oynana maçların hiçbirini takip etmeden yatıp uyudu Nezih.

Ertesi sabah biraz ilerideki gazete bayisine gitti. Gözlerine inanamıyordu Nezih. Spor gazetelerinden biri çekip aldı. Manşet Fenere ayrılmıştı; “Ada’dan Altın Puan” Fener 2-2 berabere kalmıştı. Galatasaray’a ise sayfanın sol üst köşesinde ama daha küçük yer ayrılmıştı çünkü Galatasaray yenilmişti; 1-2.

“Vay canına!” diye mırıldandı Nezih. Tahminden para kazandığına mı sevinsin, Recebin yine haklı çıktığına mı şaşırsın bilemiyordu. Geri dönerken bankaya da bir göz attı. Recep ortalıkta görünmüyordu. Binaya girip masasına oturdu. Bir kalem çıkardı ve hesap yaptı. Sadece iki maç için 5 lira yatırıp 80 lira kazanmıştı.

“Eee Recep? Hafta sonu ne olur?”
“Hangi maçlar var?”
“Fener Ankara’ya, Cimbom Denizli’ye gidiyor.”
“Bizimkiler bu gazla yener Ankara’yı ama Galatasaray’ı bilmem. Denizli eli boş yollar sizi.”
“Yapma yahu? Ya Beşiktaş?”
“O kiminle oynuyor?
“Burada Antep’le oynuyor. “
“Yener Beşiktaş.”

Nezih, Recebin tavsiyesini bu sefer hiç düşünmeden uyguladı ve 3 maça da onun dediği sonuçları oynadı. Birkaç kez eli gidip gelse de sonunda riske girmeye karar verdi ve 50 lira yatırdı. Eğer kazanırsa 600 küsür lira kazanacaktı. Nezih o cumartesi ve pazar günü hop oturdu hop kalktı. Gündüz Beşiktaş zor da olsa Antep’i yenmişti.

Akşam Fener ve Galatasaray’ın maçı başladığında Recep heyecandan ne yapacağını bilemez haldeydi. Arka sokaktaki kahvede en ön sırada oturmuş maçları takip ediyordu. İlk yarılar bittiğinde Galatasaray 1-0 önde, Fener 1-0 gerideydi. Eğer biri çıksa ve “bir gün Galatasaray’ın önde olduğuna üzüleceksin, Fener’in önde olduğuna da sevineceksin” dese herhalde adamın kafasında bir odun kırar yollardı. Ama işte durum buydu. Hayatında ilk kez Galatasaray’ın önde olduğuna kızıyor, bir yandan da “Haydi Fener, bastır oğlum diye tempo tutuyordu.

İkinci yarı Fener önce beraberlik golünü attı sonra öne geçti. Birkaç dakika sonra üçüncü golü de atınca kuponun tutması için bir Galatasaray’ın yenilmesi kalmıştı geriye. Maçın sonlarına doğru Denizli beraberlik golünü atınca kendisini sevinçten zıplarken buluverdi Nezih. Ama içinde de bir şeyler kırılmış gibi hissetti bir yandan. Garip bir gelgit yaşıyordu Nezih. Sonunda Denizli öne geçtiğinde Nezih şaşkınlık, sevinç, üzüntü, utanç tüm duyguları ilke kez bir arada yaşadığını hissetti.

“Sanki ihanet etmiş gibi hissediyorum.”
“Bilemiyorum Nezih. Bu garip bir durum tabi.” Orhan usta ertesi gün bir yandan müşterilerine sabah simitlerini sarıyor bir yandan da gülerek Nezihi dinliyordu.
“Takım tutmak ayrı, bahis ayrı diyeceğim ama kendi takımına karşı bahis oynayıp kazanınca hem sevinir hem de üzülür insan sanırım. Bilemiyorum… Böyle bir şeyi hiç yaşamadım ki. Bir daha kendi takımının üstüne oynama sende. Başka maç mı kalmadı sanki?”

Arka sokaktaki caminin imamı Ali hoca caminin kapısı açıyordu. Az sonra öğle ezanını okuyacaktı. Birden yanında Nezihi görünce şaşırdı. Nezih Cuma namazı dışında camiye pek uğramazdı çünkü. Birden Nezihin elinde duran parayı fark etti. Nezih parayı ona uzatmış duruyordu.

“Hayrola Nezih? Bu da ne böyle?”
“Al hocam. Camiye bağış.”

Ali hoca camiye bağış için her Cuma cemaatten para yardımı ister, 3-5 lira kim ne verirse toplardı. Ali hoca paraya baktı. Daha önce 645 lira veren hiç olmamıştı. Nezihi tanırdı Ali hoca. Onun kapıcılık yaptığını da ve bu kadar para verebilecek biri olmadığını iyi bilirdi.

“Nezih sağol Allah razı olsun senden ama nereden geldi bu para?”
“Hıyarın biri para derdine düşüp takımını sattı hocam. Oradan geldi. Ama yaramadı işte. Boğazına takıldı kaldı. Bari caminin işine yarasın.”

Söylediklerinden bir şey anlamasa da Nezihin bir karış suratından daha fazla soruya gerek duymadı Ali hoca.

Nezih apartmana dönerken kendini daha iyi hissediyordu. Ne giden 50 lira ne de kazandığı 645 lira aklındaydı şimdi.

29 Oct 2009

Bir kapıcının Sıradan Hayatı 3

Benim Kapıcım İşini Bilir Nezih o sabah oldukça öfkeliydi. Aslında sinirlenip kendisini öfkelendiren kişi yine kendisiydi. Apartman girişindeki masasında oturmuş faturalara bakıyordu. Kredi kartlarının ekstreleri, su, elektrik faturaları hepsi de önünde duruyordu. Elektrik faturasına şöyle bir bakan Nezih öfkeyle masanın üstüne çarptı kağıdı. Her seferinde son ödeme günlerini geçiriyordu bunların. Her seferinde kendi kendine unutmayacağını söylüyor ancak yine de unutuyordu. Bazen birini, ikisini ödüyor ancak kalanları yine de unutuveriyordu. Aysel kim bilir kaç defa kendisine bunlara otomatik ödeme talimatı vermesini söylemişti ama her seferinde bundan kaçınmıştı işte. Aslında Nezihin düşündüğü şey, faturalarda bir yanlışlık olup kendilerinden fazlaca para çekileceğiydi –ki bugüne dek böyle bir şey hiç olmamıştı- ama yine de bu konuda böyle tuhaf bir düşünceye saplanıp kalmıştı. Bu yüzden, her ay faturayı görüp, inceleyip normal olduğuna karar vererek elden ödemenin, bir tuhaflık varsa da o zaman arayıp durumu araştırmanın en mantıklısı olduğuna inanıyordu. Tabi bu durumda faturaların ödeme tarihlerini de böyle unutuveriyordu işte. Unutunca da faturayı her seferinde cezalı ödemek zorunda kalıyordu. Bu durumdan Aysel’i haberdar etmiyordu tabi… Allah korusun! Onun diline düşmektense fazla ceza ödemek daha makul bir cezaydı. Yani bu güne dek… Nezih çenesini eline dayayıp kara kara düşünmeye başladı. Geçen ay kredi kartını ödemeyi unutmuştu. Ödediğini sanıyordu aslında. Ancak sonradan düşünüp, banka dekontunu da gidip bulunca, o yatırdığı şeyin başka bir fatura olduğunu görüvermişti. Gecikmeden dolayı borcun neredeyse yarısı kadar bir ceza ödemek zorundaydı. İşin kötü yanı bu ay kızın de bir sürü masrafı olmuştu. Yeni ayakkabı, elbise vs. almışlardı. Bir de bozulan fırın için tamirci çağırmışlardı. Böylece ayın daha ortasına gelmeden hesaplar karışmıştı işte. “Para bulmam lazım” diye içinden geçirdi Nezih. “Yoksa bu ay, ay sonunu getiremeyeceğim”. 350 TL lazımdı. Kredi kartının aylık borcu ve gecikmeden dolayı cezayı ödeyebilmek için tam 350 TL. Peki nereden bulacaktı bu parayı? Orhan usta’dan isteyebilirdi. Aykut’tan ya da Recep’ten de isteyebilirdi ama Orhan usta daha yakındı ona. Keyifsizce bir sigara yaktı. Oldum olası kimseden borç almaktan hoşlanmamıştı, hala da hoşlanmıyordu. O zaman ne yapacaktı? Kapıcı parası dediğin zaten asgari ücretti ve bunu dikkatle harcamazsa ya da kendi durumunda olduğu gibi faturalarını zamanında ödemeyi hıyar gibi unutursa faizler, cezalarla böyle kalırdı insan. İçinden kendi kendine olmadık küfürler edip durdu bir süre. Sonra kalkıp dışarı çıktı. İşte Orhan usta simitçi arabasının başındaydı. Uzaktan baktı bir süre. Emekli bir simitçi kendisine yardım edebilir miydi ki? Ya onda da yoksa ne yapacaktı? “Nezih! Buraya bak hele!” Ayakları tam isteksiz bir şekilde simit arabasına doğru yönlenmişti ki arkasındaki sesle durdu. Tesisatçı Hilmi bina kapısının girişinde durmuş kendisine sırıtıyordu. Göbeği küçük bir dağ gibi yirmi santim önündeydi. Bir elinde iş çantası, binaya girmeye hazırlanıyordu. “Hayırdır Hilmi usta? Nasılsın?” Hilmi ustanın tombul ama nasırlı elini sıktı. Hilmi usta her zamanki gibi küçük gözlerini kısıp neşeyle sırıttı. “Bir dairenin tesisat sorunu varmış galiba. Buradan aradılar. Ona bakmaya geldim. Sen de gel istersen.” O an herhangi bir işi yoktu Nezihin. “Neden olmasın?” diye düşündü. Biraz kafasını dağıtırdı hem. Birlikte asansöre bindiler. “Hangi daire?” Hilmi usta boştaki eliyle kir içindeki gömleğinin cebine uzandı. Bir kağıt çıkarıp baktı. “Erkan Danışmanlık. 3. kat”. Nezih onları tanıyordu. Sessiz, sakin, aidatını zamanında ödeyen bir firmaydı. İçeride 5 ya da 6 kişi çalışıyordu. Ne iş yaptıklarını tam anlamasa da oldukça kibar insanlar olduğunu biliyordu. “Vay bee!” Tesisat ustası Hilmi ter içinde duvardaki borulara bakıyordu. Küçük odacığın duvarını kırması bayağı bir zamanını almıştı. Uzun zamandır böyle kalın duvarlı bir bina görmemişti. Su borularıyla karşılaşınca daha da şaşırmıştı çünkü şimdiye dek gördüğü en eski su tesisatına bakıyordu. Nezih hemen arkasında odacığın kapısında çömelmiş bakıyordu. “Kaç yıllık bu bina usta?” Nezih bir düşündü. 63’te yapılmıştı bina. Yani en azından aşağıdaki demir kapısının hemen üzerindeki pirinç levhada öyle yazıyordu. “40 – 50” filan var” dedi. Hilmi usta ıslıkla hayretini gösterdi. Aslında şaşırmakta haklıydı çünkü bu kadar eski tesisata pek rastlanmıyordu, bir de hiçbir bina artık bu kadar kalın duvarlı yapılmıyordu. Artık duvarlar kağıt gibi inceydi. Nezih, bir zamanlar birisinin dediği “yan dairede osursalar duyuluyor” lafını hatırlayıp gülümsedi. Evet, artık böyle binalar yapılmıyor. Tabi duvarların bu kadar kalın oluşu, tesisat sorunları yaşandığında problem oluyordu. Çünkü kırması hiç de kolay olmuyordu. Hilmi ustanın kel kafasının arkasından ter damlaları aşağı süzülüyordu. Sırtının ortası da ıslanmıştı. Adam iri çekicini gürültüyle yere bırakıp geri döndü ve küçük odadan çıktı. Duvarın diğer tarafına, yan taraftaki banyoya göz atmaya gitti. Adamlar, geçen hafta banyodaki musluk ve tuvaletin suyunun ip kadar ince aktığını görünce suların kesildiğini düşünmüşlerdi. Ancak mutfaklarında ve dairedeki bir diğer banyoda sular gürül gürül akıyordu. Gerçekten de her yerde sular gayet iyi akarken banyoda çok az akıyordu. Hilmi ustanın ilk tahmini tesisat’ta bir sızıntı olduğuydu. Banyoya tesisat bu odadaki duvardan geçiyordu ama sızıntı görünmüyordu. Bu kötüydü çünkü bu durumda duvarın birçok yerini kırarak su borularına bakmaları gerekiyordu. Firma sahibi Mithat bey arkalarında durmuş duvara bakıyordu. “Eee? Ne yapmak gerekiyor” diye sordu. Hilmi usta suvara şöyle bir baktı. “Vallahi, sızıntı görünmüyor. Bu yüzden kırıp bakmak lazım. Bulana dek kırmak gerekiyor kısacası”. “Peki kaça patlar bize?” Hilmi usta banyoya yürüdü. Nezihle Mithat beyden arkasından gittiler. Kafasını uzatıp bir de orayı gözden geçirdi. “Vallahi 500 liraya patlar size. İş bittikten sonra da bir sıvacı ustası bulup tekrar duvarları sıvatacaksınız. Tabi bir de tekrar boyanacak. Hepsi 700 civarı tutar. Benim sıvacım da boyacım da var. Hepsini isterseniz hallederim” Mithat bey bir ıslık çaldı. Bu kadarını Nezih de beklemiyordu. “Çokmuş yahu! Daha ucuza çıkmaz mı bu iş?” Başını olumsuz şekilde salladı Hilmi usta. “Daha ucuza olmaz beyim.” Mithat bey başını eğip bir süre düşündü. “Tamam, ben size haber vereyim” dedi. Hilmi usta çantasını topladı. Nezih Hilmi ustayı beklerken Mithat bey Hilmi ustaya geldiği için bir miktar para ödedi. Sonra ikisi daireden çıkıp aşağı indiler. Az sonra da Hilmi usta Nezihe selam verip dükkanına doğru sallana sallana yürüyüp gitti. Nezih, dışarıda Orhan ustayı görünce, günlük koşturmacada unuttuğu kart borcunu hatırlayıverdi ve yine canı sıkıldı. 350 TL… Canı sıkkın, binanın dış kapısı önüne çektiği eski sandalyesine oturup geleni geçeni izlemeye başladı. Az sonra binadan biri çıktı. bu Mithat bey’di. Elinde evrak çantası, sırtında ceketi vardı. Muhtemelen bir toplantıay gidiyordu. Yanından geçerken eliyle hafifçe Nezihe selam verdi. Nezih de karşılık verdi. Tam az ilerideki ana caddeye bir taksi çevirmek için yürümeye başlamıştı ki birden geri dönüp Nezihe baktı. “Şu ustayı çağırsak iyi olacak sanırım Nezih. 700’e patlayacak ama ne yapalım?” dedi. Durmamışı ama adımlarını yavaşlatarak keyifsizce kunuşmuştu. Gittikçe uzaklaşırken Nezih seslendi; “Tamam Mithat bey. Ben konuşup çağırırım Hilmi ustayı”. Mithat bey bu kez geri dönmeden “tamam” gibisinden elini tekrar salladı. Adam taksiye binerken Nezihin aklına tekrar Mithat bey’in ıslık çalışı geldi. 700 lirayı çok bulup ıslık çalmıştı adam. Ne kadar komikti. Kimi 350 lira için kimi de 700 lira için endişe ediyordu. Herkesin endişesi kendine göreydi işte. Şimdi Hilmi ustayı çağırması gerekiyordu. Telefonunu çıkardı. “H” harfine basıp kayıtlı telefonları listeledi. Birden telefon rehberindeki bir isim dikkatini çekti. Kuzeni Hasan. Şimdi telefon numarısını görünce hatırladı; uzun süredir görüşmemişti onunla. Hasan inşaatlarda ustalık yapıyordu. Tabi kış haricinde işleri yoğun oluyordu adamın, nede olsa inşaat işi uzun ve karmaşık işti. Kafasında bir kıvılcım yanıverdi birden. Hasan inşaat işinde birçok insanla birlikte çalışıyordu. Demirci, sıvacı, duvar ustaları, tesisatçılar. Tesisatçılar… Telefonun ekranına bakar halde kalakaldı... Olabilir miydi? Hasanın tanıdıkları belki Mithat beyin işini daha ucuza halledebilirlerdi. İyi de bundan kendisine neydi? Neden bu işi üzerine alacaktı ki? İçinden bir ses cevap verdi; “Bu işi daha ucuza yaparsan…” Eee? “Mithat beyden 700’ü alıp, bu işi 700’ün altına kotatırsan…” Eee? E’si buydu işte. Kalan para kendisinin olurdu. Birden kalbi heyecanla tıpırdamaya başladı. Numarayı çevirdi. Bir iki kez çaldıktan sonra telefon açıldı. Arkadan korkunç gürültüler geliyordu. Makinelerin, insanların ve daha kimbilir nelerin karışık gürültüleri, gıcırtıları. Hasan bağırarak cevap verdi; “Vaay kuzen? Ne var ne yok?” “Sağol Hasan. Senden ne haber kuzen? İşler yoğun galiba.” “Sorma. Aynı koşturmaca işte. Hayrola Nezih?” “Sana bir şey soracaktım. Bizim binadaki kiracılardan birinin tesisat işi varda. Bana bu konuda önerebileceğin uygun fiyatlı biri var mı?” “Nasıl bir şey, anlat bana.” Nezih olayı, Hilmi ustanın anlattığı şekilde anlattı Hasana. Tabi Hilmi ustanın verdiği ücreti söylemedi. Bunu sadece mal sahibi biliyor şeklinde konuştu. “Bana tıkalı boruyu bulup değiştirecek biri lazım. Sonra duvara tekrar sıva çekilecek. En sonda da duvar boyanacak.” Hasan hepsini “hıı hıı” diyerek sessizce dinledi. Sonra ben seni arayacağım deyip kapadı. Bakalım ne çıkacak bu işten diye düşündü Nezih. Muhtemelen yakın bir fiyat çıkacaktı. Ama aklına bir fikir gelmiş ve peşinden koşmuştu en azından. Aradan yarım saat geçmişti ki telefonu çaldı. Hasandı. “Kuzen, benim bir tesisatçım var Burada; Ahmet usta. Gelip yapacak o.” “Ne kadara yapacak?” “Sen tanıdık olduğun için 150’ye yapıverecek. Tamam mı?” Yeniden heyecanlandığını hissetti. “Peki sıva ne olacak? Bir de boya işi var? Onları kime yaptırabilirim?” “Sıvayı da o yapacak merak etme. Ama senin adama söyle, ustaya biraz çimento, biraz da kum alırsınız. Boyayı da sen yaparsın olur biter. Boya dediğin ne ki? Boyacıya vereceği parayı sana verir işte. Olur mu?” Olur mu? Bu soru kafasında çınlıyordu. Müthiş olurdu hem de. “Tamam. Ben kiracıyla konuşup sana döneyim” Nezih şöyle bir düşündü. 150’ye tesisat ve sıvayı hallediyordu. Biraz çimento ve kum da 50 tutsa etti 200. beş kiloluk boya yeterdi herhalde. O da hadi 100 tutsun. Bu işi 300’e malediyordu. Geriye 400 lira artıyordu. Bu harikaydı işte. Nezih az sonra Mithat beyi arayıp ustayı ayarladığını söyledi. Ahmet ustanın telefonunu kuzeninden alıp onu da ertesi günün sabahına çağırdı. Ertesi günün sabahı Ahmet usta gelip işe koyulmuştu, Nezih de apartmanın günlük işlerine… Öğlene doğru apartman girişinde, masasında oturmuş günün gazetesini okurken asansör aşağı indi. Asansörden çıkan, elinde kir ve pastan rengi ve şekli bozuk bir boru parçası tutan Ahmet ustaydı. Adam elindeki boruyu Nezihin önüne bıraktı. “Demek buldun ha!” Boru parçasından hala sular damlıyordu. Borunun tam orta kısmı, yani adamın eliyle tuttuğu yer içe bükülmüştü. Borunun içi pasla tamamen tıkanmıştı. Nezih boruyu eline alınca ağırlığına biran şaşırdı. Yine de biraz zorlasa boruyu ikiye kırabileceğini hissetti. “Bu boru artık toprağa karşımaya başlamış bile.” diye sırıttı Ahmet usta. “Etrafı daha fazla kirletmeden bunu yok et. Sence kaç yıldır orada?” Nezih boruyu gürültüyle masaya attı. Adam boruyu alıp malzeme çantasına attı. “Sen söyle. Bu bina kaç yıllık?” Nezih şöyle bir düşündü. Binanın büyük dış kapısı üzerinde, çoğu eski binada olan tarih tabelasından yoktu. Ama bildiği kadarıyla yüzyılın başlarında inşa edilen, Ermenilerin oturduğu ilk binalardandı burası. “Yüzyıllık vardır.” “Belli”. Adam sırıtıp dışarı çıktı. Bir saat kadar sonra elinde PVC bir boru, plastik bir torbada biraz çimento, ufak bir çuvalda da ince elenmiş, sıvaya uygun bir miktar kumla geri geldi. Gün bitmeden Boruyu yerine takıp, duvarı sıvamıştı. Tuvaletin suları olması gerektiği gibi akıyordu sonunda. Böylece ertesi gün öğleden sonra işin önemli kısmı tamamdı. Gerçi çimento ve kum 65 lira tutmuştu ki bu hesap ettiğinden 15 lira fazlaydı. Ama yine de hala karlı sayılırdı. Nezih cebinden 150 lira verip ustayı uğurlarken cep telefonunu kaydetmeyi de unutmadı. Kim bilir birlikte daha çok işler yapabilirlerdi. Ertesi gün Mithat bey’e boya işini kendisinin halledeceğini söylediğinde adam bir şey söylemedi. Onun derdi işin biran önce bitmesiydi nede olsa. Nezih bir nalbura gidip durumu anlattığında 3 kiloluk bir boyanın yeterli olacağını öğrenince sevindi. Üstelik boya kendisine 35 liraya mal olmuştu ki bu hesaplarına göre 15 lira karda olması demekti. O gün akşama doğru dairedeki çalışanlar evlerine dönerken Nezih’de duvarın boyama işini bitirmişti. Toparlanırken odanın kapısında Mithat bey durmuş onu bakıyordu. Elinde tuttuğu 50 lirayı sessizce ona uzatmıştı. Nezih bir an ne olduğunu anlayamadı. Adam çekinerek gülümsedi. “Bunu konuşmamıştık ama yeterli olur mu acaba?” “Ne için yeterli olur mu Mithat bey? Adam biran şaşırdı. “Boya için! Boyayı sen yapıyorsun ya! Bunu ücretsiz yaptıramam sana. Bir boyacı yapacak sanmıştım başta.” Adam haklıydı tabi ama Nezih bunu hiç düşünmemişti. “Bu yeterli mi? Boya ne kadar tuttu?” Parayı aldı. Bir şeyler söylemeye çalıştı. “Boya 35 lira tuttu efendim. İsterseniz faturası yanımda”. “Tabi iyi olur. Faturayı muhasebeciye verir gider gösteririz.” Nezih, boyalı elleriyle arka cebinden kırışık faturayı çıkarırken onu atmadığına şükretti. Ama şimdi başka bir sorun vardı. “Faturayı muhasebeciye verir gider gösteririz. Diğerleri de fatura verdi mi?” İşte bunu hiç düşünmemişti. Diğer faturalar… Şimdi ne yapacaktı? Bir şeyler söylemeliydi. Bir çare bulmalıydı. Belki de durumu itiraf etmeliydi. “Tesisatçıdan almadım efendim”. Sözcükler ağzından dökülüvermişti işte. Mithat bey gözlerini dikip ona baktı. Alnında kırışıklar belirmişti. “Faturasız olmaz biliyorsun”. Adam dönüp kendi odasına yöneldi. Olmazdı tabi. Şimdi nereden fatura kestirecekti? Üstelik 700 TL’lik fatura. Bunu Ahmet ustaya söyleyemezdi. Hadi söyledi diyelim, adam olsa olsa 150 liralık fatura keserdi, neden 700 liralık kessin ki? Her şey bitmişti işte. Birine gidip 700 liralık fatura kestirebilirdi elbette ama bunun içinde kesen adama 126 liralık vergi farkı ödemesi gerekecekti. Böylece bu işten kendisine hiçbir şey kalmıyordu. Biranda keyfi kaçmıştı. “Bir dakika!” Mithat bey odanın kapısında elindeki kırışmış faturaya bakıyordu hala. Nezihin yüreği hop etti. “Bu sefer ne çıkacak bakalım?” diye düşündü. “Biz 700’e anlaşmıştık değil mi?” “Evet Mithat bey”. “Fatura kestirirsek bir de vergi ödeyeceğiz”. Nezih bir şey söylemedi ama tabi ki öyle olacaktı. Adam “boşver” gibisinden elini salladı. “Fatura kestirmeyelim. Zaten 700 ödeyeceğiz, bir de faturayla daha fazla ödemeyelim”. Nezih sevinç, şaşkınlık ve daha birçok duygunun karışımını hissetti içinde. Söyleyecek söz bulamıyordu. En iyisinin susmak olduğunu hissetti. Adam önce bir zarf uzattı. “Burada 700 lira var”. Ardından elini cebine atıp 35 TL çıkarıp Nezihe verdi; “Bu da senin boyanın parası”. Nezih sessizce teşekkür edip parayı ve zarfı aldı. O gece ellerindeki, yüzündeki boyaları temizleyip yatağa girerken gün boyu yaşadıklarını düşündü. Kafasından şöyle bir hesap yaptı; her şey 265 lira tutmuştu. Tahmininden 15 lira fazlaydı bu. Bunun yanında Mithat bey ona 50 lira boya işçiliği parası vermişti. Yani 215 lira masraf yapmış ve 485 lira da para kazanmıştı. Kredi kartının borcu olan 350 lira çıkmış 135 lirada cebinde kalmıştı. Gülümsedi. Bu işten gerçekten karlı çıkmıştı. Hem de çoook karlı çıkmıştı. Bu işi daha da geliştirmeye karar verdi. Neden olmasın ki? Bir yandan kapıcı işlerine devam eder, biryandan da bu tür ek işler yapıp para kazanabilirdi. Her ay böyle iki iş çıksa 100 bir yerden, 300 başka bir yerden derken iyi para kazanabilirdi. Nasıl olsa elinin altında uygun fiyatlı çalışan Ahmet ustası vardı. Hilmi usta geldi aklına. İşin boya kısmını çıkardığında adamın yaklaşık 500 lira kazandığını hesap etti. Acaba Ahmet usta kendisinin 150 liraya yaptığı işten başkasının 500 lira aldığını bilse kendisine aynı fiyattan iş yapmayı sürdürür müydü? Sıkıntıyla yan döndü. Bunu bilmesi gerekmiyordu. Hem nereden bilecekti ki? Böyle olumsuz şeyler düşünmeye gerek yoktu. Şimdi kazandığı paranın tadını çıkarmalıydı. Böylece az sonra huzurlu bir uykuya daldı Nezih. Birkaç gün sonra, İstanbul’da akşama dek bulutlu ve rüzgarlı bir hava vardı. Hem de ne rüzgar! Yağmur bir türlü yağmamış ama sert bir rüzgar akaşama dek ortalığı süpürüp durmuştu. Kadınların eteklerini uçurmuş, insanların gözlerine toz doldurup elleriyle acı içinde yüzlerini kapattırmıştı. Akşam da böyle devam etmişti. Aysel iki kez Nezihi yemeğe çağırmış, gelmeyince sonunda sinirli bir şekilde kapının önüne çıkıp Nezihe bakmıştı. Nezih, delirmiş gibi esen rüzgara rağmen kapının önünde sandalyesinde oturuyordu. Hiç rahatsız olmuş gibi bir hali yoktu. Aslında rüzgarın farkında bile değil gibiydi. Uzaklara dalmış, rüzgarın korunu parlattığı sigarasını içiyordu ağır ağır. Aysel elleriyle başındaki eşarbı uçmasın diye tutup gözlerini kısarak Nezihe baktı; “Yemeğe gelsene Nezih! Bu rüzgarda ne yapıyordun burada?” Nezih dalgınlığından zorlukla kurtulup yavaşça Aysel’e dönüp baktı. “Canım bir şey istemiyor. Siz yiyin, ben az sonra gelirim” dedi. Aysel bir an nezihin yüzüne baktı. Adamım canının sıkkın olduğu belliydi ama en iyisi şimdilik üstüne gitmemekti. İçeri gelince sorardı nasılsa. Kadın bir şey demeden binaya girdi. Nezih, Aysel’in kendisine nasıl baktığını fark etmişti. Bir şey sormadığı içinde çok sevinmişti açıkçası. Şu an hiç konuşmak gelmiyordu içinden. Böyle bir kadına sahip olduğu için şanslı olduğunu hissetti. Hem zaten ona ne diyebilirdi ki? Şu ek iş olayını zaten anlatmıştı. Kredi kartını bu sayede ödediğini de anlatmıştı. Aysel de buna sevinmişti tabi. Sonra? Sonrasını nasıl anlatacaktı? Yeni bir tesisat işi çıktığını ve Ahmet ustayı aradığını… Onun arkadan gelen müzik, eğlence sesleri arasında sarhoş ama oldukça neşeli bir halde telefonu açtığını… Neler olduğunu sorduğunda da “kutlama yaptıklarını” söylediğini… Neyi kutladıklarını sorduğunda da “Altını Kutluyoruz, Altını…” cevabını nasıl anlatacaktı? Sonra kuzeni Hasan’ı arayıp olanı biteni ondan öğrenmişti. Nereden bilebilirdi ki? Nezih rüzgarın getirip suratına çarptığı toz toprağı fark etmeden sigarasından derin bir nefes daha çekti. Hilmi ustanın, tamamen o an içine doğan, öylesine bir merakla kir, pas içindeki ağır tesisat borusunun içini temizlemeye başlayacağını nasıl bilebilirdi? Adamın, borunun içinden çıkan koyu sarı renkli çubuğu görünce şaşırıp, bunu bir arkadaşına göstereceğini, arkadaşının da ona “Ulan bu altına benziyor” diyeceğini, bunun üzerine bizimkinin bir kuyumcuya gidip gerçekten borunun altın olduğunu öğreneceğini, sonra da yaklaşık 200.000 liraya altını orada satacağını da bilemezdi. Dahası, bunu kutlamak için arkadaşlarıyla eğlenmeye çıkacağını (elbette tüm masraflar ondan), işte kendisinin da tam o sırada onu arayacağını ve bu “tuhaf” haberi alacağını da bilemezdi. Nereden bilebilirdi ki? Aslında sadece Nezih’in değil hiç kimsenin bilmediği acıklı bir öykü yaşanmıştı o paslı tesisat borusunun… daha doğrusu altın tesisat borusunun olduğu dairede. Bu öykü artık kimsenin tanımadığı Alen İpekçiyan adlı Rum bir işadamının öyküsüydü. Yıllar önce taa mübadele döneminde yani 1950’li yıllarda o dairede ailesiyle yaşıyordu Alen bey. Ortalık karışmaya başladığında, yani Rum ve Ermenilere yönelik saldırılar başladığında adam da doğal olarak ailesinin ve kendi canının emniyetini düşünerek geçici bir süre Yunanistan’a taşınmaya karar vermişti. Bu çok zor bir karardı onun için ama çare yoktu, çünkü canları ve malları tehlikedeydi. Böyle olunca da mecburen çok sevdikleri bu güzel ülkeyi, işini ve mallarını bırakıp aceleyle kaçmaya karar vermişlerdi. Önce ailesini yollamıştı Alen bey. Kendisi geride bıraktığı işini, mallarını bir şekilde emniyete alacak ya da her şeyi satıp nakde çevirecek ve arkalarından gelecekti. Gerçekten de öyle yaptı adam. Ailesini yolladı. Şirketini devretti, mallarını iyi sayılabilecek fiyatlara satıp nakde çevirdi. Sonunda elinde bir tek evleri, Beyza apartmanındaki bu daire kalmıştı. Ancak çocuklarının doğduğu, karısıyla ömürlerinin geçtiği bu evi satmaya gönlü razı olmuyordu bir türlü. Üstelik bu dönemin geçici olduğunu düşünüyor, daha doğrusu buna inanmak istiyordu. Her şeye rağmen, kim ne derse desin burası onun da toprağıydı. Eninde sonunda ortalık yatışacaktı. Böylece birkaç yıl içinde tekrar geri gelebilirlerdi. Böylece evi satmaktan vazgeçti Alen bey. Bunun yerine evi burada kalmaya karar veren bir Ermeni dostuna kiraladı. Yurtdışından kiracısını takip edebilirdi nasıl olsa. Sonra birden aklına bir şey geldi. O kadar parayla yola koyulup neden tehlikeye girsindi ki? Bunun yerine eğer parayı dairesine iyi bir şekilde saklarsa, geldiğinde her şeye yeniden başlayabilirdi. Ya da daha akıllıcası parayı altına çevirirdi. Böylece değerini kaybetmezdi. Üstelik o kadar parayı saklamaktansa onların yerine bir altın külçesi saklamak daha kolay olacaktı. Sıcak bir sonbahar günü bomboş evde öylesine dolaşıyordu Alen. Dışarıdan gürültüler geliyordu. Silah sesleri, bağrışmalar. Ortalık gittikçe tehlikeli olmaya başlamıştı artık. Yabancılara ait dükkanların yağmalandığını, uluorta saldırılar olduğunu duyuyordu radyodan. Yakında yabancıların evlerine da saldırmaları an meselesiydi. Çocuk odasının önüne gelince durup içeri baktı. Kalorifer borusuna takıldı gözü bir an ve bir kıvılcım çaktı aklında. Olabilir miydi acaba? Gidip alet çantasını getirdi. Büyük bir çekiç alıp duvarı kırarak tesisat borusunu ortaya çıkardı. Aklındaki şey olabilirmiş gibi görünüyordu. Metreyle boruyu sağından solundan ölçüp biçti. Evet, pekala olabilirdi. Ancak düşündüğü şeyi kendisi yapmalıydı. Bu konuda kimseye güvenemezdi. Kimseye… Böylece Alen tüm parasını sağlam bir çantaya doldurup dikkatle evden çıktı. Aracına atlayıp Sultanahmet’e, Kapalıçarşıya gitti. Kendisi gibi Rum olan kuyumcu bir ahbabının yanına gitti. Bir kahve eşliğinde birsüre sohbet edip dertleştiler. Sonra Alen çantayı çıkarıp masanın üstüne koydu ve ne istediğini söyledi. Kuyumcu Alen’e hakverdi. Çantanın içindeki paralara çıkardılar. Kuyumcu paraları saydı. Kalemini ve hesap makinesini alıp çalışmaya başladı. Bir kağıdın üzerine sayılar yazdı. Sonra Alen’e dönüp “Tamam” dedi. “Paraya karşılık gelen külçeyi bugün döker yarına da hazır ederim”. Ertesi gün Alen kuyumcunun dükkanına gitti. Dükkanın arka tarafındaki küçük odaya geçtiler. Adam büyük bir kasayı açıp içinden lacivert renkli kadife bir örtüye sarılı, iri bir külçe altını iki eliyle çıkarıp masaya koydu. Alen çantasıyla arabaya gidene dek ter içinde kalmıştı çünkü küçük sayılabilecek ebadına rağmen külçenin ağırlığı inanılmazdı. Eve dönmeden önce yolda bir de nalbura uğradı ve birtakım inşaat malzemeleri satın aldı. Sonunda evine varmıştı. Elbette kuyumcuya planının tamamını anlatmamıştı. Ondan sadece yanında taşıyabileceği ve ülkeden çıkarabileceği tek parça bir altın istemişti. Şimdi işin önemli kısmını kendisi halletmek zorundaydı. Mutfağa geçti, kolları sıvadı. Gaz ocağını açıp karısının düdüklü tenceresini ocağa koydu. İçine de külçe altını bıraktı. Yaklaşık iki buçuk saat sonra altın erimiş, sarı bir yoğurt kıvamına gelmişti. Tencereyi dikkatle tutan Alen içindeki sıvı altını mermer tezgahın üzerine döktü. Altın, düdüklü tencerenin içinde erirken ortaya hiçbir koku çıkmamıştı ancak mermer tezgahın üzerinde soğurken çıkardığı inanılmazdı. Yaklaşım yarım saat sonra altın dokunulabilecek kadar soğumuştu. Bu arada Alen, çocuk odasında hummalı bir çalışma içindeydi. Önce dairenin su vanasını kapamış, ardından nalburdan aldığı alet edevatlardan biri olan demir testeresiyle tesisat borusundan kol kadar bir parçayı kesip çıkarmıştı. Bu iş onu kan ter içinde bırakmıştı. Duvardan söküp çıkardığı bakır tesisat borusuyla mutfağa döndüğünde altında dokunulabilecek kadar soğumuştu. Hamur kıvamındaki yarı soğumuş altını bir oklava yardımıyla dikkatle rulo yaptı. Biraz uğraşın ardından, altın rulosunu bakır tesisat borunun içine tıkıştırmıştı işte. Sonunda, ağır boruyu mutfak masasının üzerine bırakıp, kendisi de bir sandalyeye çöktü. Dışarıya kulak kabarttı. Ara sıra göstericiler önde polisler arkalarında, cumhuriyet caddesinden gürültülü bir kalabalığın koşuşturması duyuluyordu. Koşuşturmaca ve stres onu yormuştu ancak işin önemli bölümünü de bitirmişti. Şimdi oturma zamanı değildi. Masadan kalkıp bakır boruyu alarak ufak odaya geçti. İki adet iri bağlantı somunu yardımıyla boruyu yeniden duvarın içindeki yerine yerleştirdi. Sonra banyoya gidip leğeni getirdi. Nalburdan aldığı üçer kiloluk ince kum ve toz çimentoyu suyla birlikte leğende karıştırıp sıva harcını hazırladı. Malayla duvarın kırdığı yerine bir güzel sıvadı. İş tamamdı. Bir süre sıvanın kurumasını beklemesi gerekiyordu. Saatin kaça geldiğini bilmiyordu ama ortalık gitgide sessizleşiyordu ki bu da vaktin bayağı geç olduğu anlamına geliyordu. Alen, dinlenemeyecek kadar heyecanlıydı, bu yüzden sıvanın kurumasını boş boş oturup beklemektense ortalığı toplayıp temizlemeye karar verdi. Karısı evin halini görse kim bilir ne derdi? Birden elinde çimento artıklı leğenle koridorda durdu. Karısı ve çocukları ne yapıyordu şimdi acaba? Muhtemelen onlar da kendisini düşünüyorlardı. Silkindi. “Neyse!” diye düşündü. Nasıl olsa çok yakında onlara kavuşacaktı. Karısına dahiyane planını anlatınca tepkisi ne olacaktı acaba? Böylece Alen evi sessizce temizleyip toparlamaya odaklandı. Bir ara fırsatını bulup salondaki suvar saatine baktığında şaşkınlıkla saatin gece yarısı 2’yi geçtiğini gördü. Demek o kadar zamandır çalışıyordu ha! Çocuk odasına geçip sıvaya elini yavaşça dokundurdu. Elbette daha kurumamıştı. Yatıp uyumayı ve boyayı da ertesi güne bırakmayı düşündü. Neden sonra bundan vazgeçti. Biran önce bitirmek istiyordu işi. Ancak o zaman içi rahat edecekti. Boya kutusunu ve tiner kutusunu açtı. Boyayı tinerle inceltti. Duvarı bir kat boyadı. Odanın içindeki kanepeye oturdu. Boyanın duvara iyice sinmesi için biraz beklemeye karar verdi. Yumuşak kanepe bir anda yorgunluğunu hatırlatıvermişti. Ama henüz uyuyamazdı. En azından bir kat daha boyamalıydı duvarı. Ama daha değil. Boya az daha sinmeliydi duvara. Alen gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu artık. Kanepeye uzanmayacaktı, uzanırsa uyuyup kalırdı çünkü. Sadece hafifçe, hemen kalkmak üzere kanepenin yan kısmına yaslandı. Biraz daha bekleyip ikinci katı da atınca işi bitecekti. Ondan sonra yatak odasına gidip karısıyla paylaştığı rahat yatağına yatardı. Az daha beklemesi gerekiyordu. Boya duvarın içine sinip az da kuruyana dek. Az daha beklese yeterdi. Birazcık daha… Bir hafta sonra komşuları dayanılmaz koku yüzünden artık bekleyemeyecek duruma gelince polis çağırdılar. Apartman yönetici, polis memuru, çilingir, kapıcı, birkaç da komşu burunlarını tutup içeri girdiler. Alen’in şişmiş, morarmış bedeni kanepede gözlerini kapattığı andaki konumunda yatıyordu. Çürüyen ölü vücudun üzeri sineklerle kaplıydı. Çürüyen bedenin kokusu, açık kutusundaki boyanın kokusuyla karışıyordu. Tiner kutusu ise elbette boştu. Alen ne olduğunu bile anlayamadan sessizce ve huzur içinde ölmüştü. Hiç kimse ne olup bittiğini bilememişti. “Zavallı adam! Herhalde odanın duvarlarını boyamak istemiş ancak tinerden dolayı kalp krizi geçirip ölmüş” dedi apartman yöneticisi komşulara. Böylece Alen’in sırrı da o gece o kanepede onunla birlikte ölüm uykusuna dalmıştı. Nezih sigarasının izmaritini fırlattı. Elleriyle yüzünü ovuşturdu. Çok düşünmüştü… Hem de çok. Ama “o kahrolası altının o kahrolası paslı borunun içinde ne aradığı” sorusunun makul bir cevabını bir türlü bulamamıştı. İçinden bir his hiçbir zaman da bulamayacağını söylüyordu. Bu işte kar ettiğini düşünmüştü Nezih. Güldü. Belki de bir yerlerde yanlış yapmıştı. Belki de hiçbir yerde yanlış falan yoktu. Belki de sadece kaderin kendisine bahşettiği şans bu kadardı işte. Belki de bu konuyu kapatmalı ve üzerinde daha fazla düşünmemeliydi. Belki de apartmanın tepesine çıkıp aşağı atmalıydı kendisini. Belki de bir daha kendi işi dışında böyle işlere hiç girmemeliydi. Belki de bir daha sadece kahrolası faturalarını zamanında ödemeliydi.

4 Oct 2009

Rögar Kapağı Neden Yuvarlaktır?

Bu soru, Microsoft’un kendisine iş başvurusunda bulunanlara uyguladığı zeka testinde sorduğu bir soru. Cevabını bilmiyorsanız Microsoft’a iş başvurunuzu unutabilirsiniz.


Aslında sadece iletişim sektöründe değil, birçok alanda fikir üretebilme, yenilikçi olma, dünyayı takip etme ve kıvrak zekalı olma sizi diğer insanlardan ayıran bir özelliktir. Önemli olansa bunu bilinçli bir şekilde ve sürekli olarak yapabilmek.

İletişim sektöründeyseniz zihninizi canlı tutmak çok önemli. Sürekli araştırıp neler olup bittiğini izlemek, yorum yapmak, fikir üretmek bu işin can alıcı kısmı. Peki bunu biz zihin egzersizi mantığıyla nasıl yapabilirsiniz?

İnternet bu konuda birçok alternatifle dolu. Önemli olan her gün birazcık zamanınızı Ar-Ge’ye ayırmak. Mesela her gün sadece yarım saatinizi internet’te mesleğinizle ilgili bilinçli bir sörfe ayırıp dünya’da neler olup bittiğini görebilirsiniz.

Geçen gün, karıştırdığım bir dergide gördüğüm bir site de işte böyle bir keşfin örneği. Bilen bilir; önceden basın kiti sadece bir dosyadan (içinde de fotoğrafların ve basın bülteninin yer aldığı bir cd, bir de basın bülteninin basılı hali) ibaret olur, basın kuruluşlarına bu gönderilirdi. Şimdi ise hayal gücü ve yaratıcılığın devreye girdiği daha yenilikçi yaklaşımları yaşıyoruz. Bu günleri de gördük yani… İşte bunlardan birisi de Lipton için hazırlanan kit. Fikir Paramarka’nın fikri. Size bir kutu geliyor. Bildiğiniz kartondan küçük bir kutu. Peki içinde neler var? Aslında içindekilere geçmeden önce Paramarka’dan biraz bahsetmek lazım. Paramarka, bir internet sitesi. Burada çeşitli markalar için dilediğiniz yaratıcı fikri paylaşabiliyorsunuz.

Yaratıcı yeteneği olan ama örneğin reklam sektöründe yer almayan biri olduğunuzu düşünün. Örneğin bir muhasebeci ya da öğretmen olabilirsiniz. (Eminim böyle çok kişi vardır). Bu arada zaten bir şekilde reklam/iletişim sektörü içinde de çalışıyor olabilirsiniz. Bir reklam gördünüz diyelim. Gazetede, dergide ya da televizyonda… Mecra önemli değil. Eminim kaç kez aklınızdan “Bence şöyle bir şey olsa daha iyi olurdu” diye geçmiştir. Bu zamana dek bu fikri kendinize saklamaktan ya da en iyi ihtimalle yakın çevrenizden birilerine anlatmanın ötesine geçemezdiniz. Oysa devir çoook değişti. Hem de hızla…

Artık herhangi bir marka, ürün/hizmet için aklınıza güzel, yaratıcı bir fikir geldiğinde bunu daha geniş kitlelerle hatta direk marka sahibiyle paylaşabilirsiniz. Ne kadar güzel değil mi?
Aslında bu, tam anlamıyla internetin sağladığı sayısız avantajdan sadece birisi. Bu fikri bulan, geliştiren ve bunu bir web sitesi yoluyla hayata geçiren http://www.paramarka.com/ önemli bir şeye imza atmış. Bu site herkese açık. Dileyen herkes üye olabiliyor, ardından da burada yer alan kampanyalar için fikirlerini, yaratıcı çözümlerini ortaya koyabiliyor. Üstelik bu fikir ve yaratıcı çözümlerden en çok oyu alıp birinci olan kişizade çeşitli ödüller kazanıyor.

Nasıl fikir ama! Ayrıca dilerseniz kendi firma/marka/hizmetlerinizin kampanyasını da burada başlatıp üyelerden yaratıcı çözümler, fikirler, görüşler alabilirsiniz. Yani burada bir nevi doğrudan son kullanıcıyla bağlantı kurma durumu söz konusu. Daha geniş bir yaratıcı kitleden çözümler alabiliyorsunuz. Tekrar Liptona dönelim. Lipton’un kampanyasında “limon” odaklı bir karakter yaratmanız isteniyor. Kutunun içinden bir adet limon (bildiğiniz limon), bir kutu oyun hamuru, düşünürken arada bir fırt çekip kafanız canlansın diye de bir şişe Lipton’un limonatası çıkıyor. Yapmanız gereken ise çok basit;

Oyun hamurları ve limonu kullanarak (dilerseniz başka alet, edevattan da faydalanabilirsiniz) bir “limon karakteri” yaratmak. Sonra da fotoğrafını çekip siteye yüklemek. Bu arada siteden diğer katılımcıların hazırladığı limon karakterlerini de görebilir, oy verebilirsiniz.

Burada amaç kazanmak değil; ya da bana göre olmamalı. Buradaki amaç, yaratıcı zihni canlı tutmak. Herhangi bir konuda fikir üretebilmek, farklı fikirleri inceleyebilmek. Yani bir nevi zihin egzersizi yapmak.

Başta sorduğum sorunun cevabını hala merak ediyor musunuz yoksa hemen internette araştırıp cevabını öğrendiniz mi? Eğer daha yazının kalanını bile okumadan araştırıp öğrendiyseniz tebrik ederim; bu yaklaşım hayatınızın bir parçası olduğu müddetçe işinizde daima başarılı olacağınıza eminim. Yuvarlak kapak asla aşağıya düşmez, ancak kapak başka bir şekilde olursa örneğin biraz yan çevrilip içine düşürülebilir.

30 Aug 2009

Bir kapıcının Sıradan Hayatı 2

Oruçla Ödeşmek

Ramazan o yıl ağustos ayına denk geliyordu. Aslında ağustosun sonlarına denk geliyordu ama İstanbul’da son birkaç yıldır yazları uzun ve cehennem gibi sıcak geçiyordu. Bu sıcak eylülün sonlarına dek hız kesmeden devam ediyordu. Nezih sıkıntıyla elindeki gazeteyi karıştırıyor bir yandan da yaklalan ramazanı düşünüyordu.

“Küresel ısınma” diye söylendi kendi kendine. Güvenlikçi Recep dönüp baktı.

“Efendim?” Kendisine söyledi sanmıştı.

“Küresel ısınma. Havalar gittikçe ısınıyor. Yandık.”

“Evet, kıyamet alameti”. İki adamda başlarını üzgünce salladılar. Bu ramazan zor geçsemese bari diye düşündü nezih. Çok uzun zamandır ramazan yaza denk gelmiyordu. Belki 20 yıldır.

Birden o ramazanı hatırlayıverdi. Yine böyle yaza denk gelmiş olan, belki de 20 yıl önceki o ramazanı. Hayatında ilk ve tek kez orucunu bozduğu o sıcak yaz ramazanını...

Okulun bahçesinde basket oynuyorlardı. O yazın sıcağında, hem de öğlen vakti. Güneşsin en tepede olduğu o cehennem vakti onlar basket oynuyorlardı. Ne de olsa daha çocuk sayılabilecek yaşlardaydılar. Nezih hatırlıyordu. Basket oynayanların içinde tek oruç tutan kendisiydi. Oruç tutan çocukların hiçbiri de basket oynamıyor ya da kendilerini susatacak benzer bir şey yapmadan gölge yerlerde oturuyorlardı. Yani kendisi dışında hiçbiri…

İçinde bir rahatsızlık, bir vicdan azabı duydu. Gazeteyi indirip binanın önünden gelen geçen insanlara görmeyen gözlerle baktı. Böyle hissetmesi yanlıştı esasında ve o da bunu farkındaydı. Yani sonuçta o zamanlar daha çocuk sayılırdı.

Susuzluğa dayanamayan çocuk gidip su içer sonra da geri gelip “Aaa! Unuttum ve su içtim” derdi gülümseyerek. Herkes onun bunu bilerek yaptığını bilirdi tabi. Nezih bunu hiç yapmamıştı. Yinede o gün… o gün istemese de bozulmuştu orucu ve bu içinde hep bir sızı olarak kalmıştı. İşte her sene ramazan vesilesiyle ömrünün sonuna dek yılda en az bir kez bu acı olayı hatırlamaya da devam edecekti. Gözünde canlanıverdi yine anılar. Kan ter içinde basket oynayan birkaç yeni yetme. Çok çekişmeli bir maç. Güneşin ortalığı kavuduğu bir ramazan günü. Maç bittiğinde tüm çocuklar suyu başlarına dikiyor. Biri hariç…

Birden cep telefonu çalmaya başladı ve Nezih’de düşüncelerinden gerçek hayat dönüverdi. Arayan apartman yöneticisi İzak bey’di. Yukarı çağırıyordu Nezihi. İçindeki can sıkıntısının nedenini biliyordu aslında Nezih. Ramazandı sebep. 1 ay boyunca tutulacak oruçlardı. Gerçi hepsini tutamıyordu ama yine de kendisi tutamasa da eşi… çevresindeki insanları, eş dost çoğu insan tutuyordu. Sorun oruç tutmak da değildi aslında ve Nezih de bunu biliyordu. Yetişkin bir insandı ve akşama dek oruç tutma konusunda genelde sıkıntı çekmiyordu. Sorun o günü tekrar yaşama korkusuydu.

“Hadi eyvallah” deyip bankaya yöneldi Recep. Nezihte yukarı İzak beyin yanına çıktı.

Sonunda ramazan başlamış, ilk bir haftası geçivermişti bile. Nezih Orhan ustanın simit arabasının yanında oturmuş laflıyordu.

“Eee ne zaman beraber iftar yapacağız?

“Yapalım bir akşam hakikaten. Arkada benim bahçede hazırlarız.” dedi Nezih.

“ Garson Recep’i, piyangocu Aykutu, kim varsa çağırırız.

“ Olur iyi fikir. Yarın akşama çağırayım ben herkesi. – Böylece ertesi akşama iftar için etraftaki eşe dosta haber vermeye başladılar. Orhan usta ve diğerleri ısrar etse de Nezih yardım tekliflerini kibarca reddetti. Bu iftarı kendisi verecekti, o yüzden yemeklerde kendisindendi. Aysel’e yarın akşama iftar yemeği vereceğini, ona göre hazırlık yapmasını söyleyip alışveriş için bir miktar da para verdi. İftar yemeği vermek büyük sevaptır diye bilinir, o yüzden ramazanda kimse vereceği yemeğin maliyetini düşünüp endişelenmez. Nezihte sevaba gireceği mutluydu açıkçası. Bu yüzden Aysel’de ses çıkarmamıştı Nezihe. O gün hem Nezih hem de Orhan usta gördükleri tüm eşe dosta haber verdiler. Gelebilecek herkes teşekkür edip söz verdi.

Ertesi akşam iftar vaktine yakın Aysel hazırlıkları bitirmek üzereydi. Arkadaki bahçeye iki uzun masa çekmişler, üzerine örtüleri serip sandalye çıkarmışlardı. Binadaki ofislerde çalışan ve Nezihin ahbaplık kurduğu birkaç kişi de davetliydi. Aysel tüm gün uğraşmış, dört beş çeşit yemeği hazır etmişti.

Önce “ Tut şunları kollarım yandı vallahi” diye kollarında sıcak pidelerle Recep çıkageldi. Recep biraz ötedeki Bereket lokantasında çalışıyordu. Daha çok dışarıdan yemek siparişi geldiğinde onları tepsiyle yemekleri getirip götürüyordu. Nezih binanın kapısı önünde dikiliyor iftarı bekliyordu o sıra.

“Yahu ne zahmet ettin. Ben gidip alıp gelecektim fırından.”

“Ne gerek var canım. Lokantadan kaptım geldim ben. Dün patrona söylemiştim ben iftara davetliyim diye. İzin istemiştim. O da tamam demişti. Şimdi çıkarken “pideleri buradan götür Recep” demez mi? Ramazan bereketi işte. Herkes sevap peşinde.”

Nezih pideleri gidip bırakıp geldiğinde Orhan ustan kapının önünde Receple sohbet ediyordu. Elinde koca bir kutu vardı.

“Bu ne Orhan usta?”

“Tatlı aldım. Güllaç. Ramazan da güllaç yenir.”

“Yahu ne gerek vardı. Ne zahmet ettin.” Nezih bu seferde tatlıları bırakmaya gitti.

Döndüğünde bu sefer kapının önünde muhabbet edenler 4 kişi olmuştu. Güvenlikçi Recep ayakları dibinde bir poşetle, piyangocu Aykut da bir elinde kutuyla dikiliyor hep beraber Orhan ustanın anlattığın bir şeyi dinliyorlardı.

“Yahu bunlar nedir?”

“E susadık akşama kadar. Ramazanda rakı içecek halimiz yok ya. Kola aldım buz gibi, içeriz işte.” diyen Recep poşeti Nezihin bir eline tutuşturuverdi. Piyangocu Aykut da elim boş gitmeyeyim diye pastanenin birinden güllaç almıştı. Artık iftar vakti de iyice yaklaştığından hep beraber içeri Nezihin evinden arka bahçeye geçtiler.

Aysel, Nezihin ellerindekileri görünce “misafire alışveriş mi yaptırdın?” diye önce bir güzel kızdı. Nezih durumu anlatınca da gidip hem “hoş geldiniz” dedi hem de hepsine teşekkür edip hafifçe de sitem etti. Sonunda ezan okundu ve hep beraber iftarlarını yaptılar. Yemekler, tatlılar, çay derken sonunda hepsinin karnı da 3 aylık hamile gibi şişmiş kalmıştı.

Ertesi gün Nezih, Aysel’in direktifleri ve alışveriş listesi doğrultusunda apartman işlerinden fırsat buldukça alışveriş yapmaya başladı. Önce sabah ilk iş olarak İzak bey’in mektuplarını, günlük gazete ve sabah alışverişini yapıp geldi.

Aksi gibi o gün de apartmanda korkunç bir yoğunluk vardı. Önce dairelerden birinde tuvalet tıkandı. Nezih belediye görevlilerini beklerken gidip bir kısım alışverişini tamamladı. İşte Nezihin gününün nasıl geçeceği de daha sabahtan belli olmuş oldu. Bir yandan apartmanın işleri ve alışveriş koşturması diğer yandan oruçlu olması derken öğlene doğru Nezihin pili tükenmeye başlamıştı bile.

Güneş şemsiyesi altında oturan Orhan usta, tam önünden geçen Nezihin yüzünden anlayıvermişti durumu.

“Hayırdır Nezih! Rengin solmuş. İyi misin?”

Nezihin onu pek duyacak duysa da cevap verecek ne hali ne de zamanı vardı. Yorgun bir sesle cevap verdi;

“Hiç sorma. Apartmanın tüm aksilikleri bugünü seçmiş. Bir yandan da alışveriş yapmaya çalışıyorum.”

“Yardım edeyim mi? Alışverişi ben yapayım istersen.” Nezih uzaklaşmıştı bile.

“Boşver. Sende işinden kalma. Ben hepsini hallederim. Yine de sağol.”

Öğleden sonra alışverişin büyük kısmı bitmiş, apartmanın işleri ise bir türlü bitmemişti. Arada Aysel telefon açıp yanlış ya da eksik aldığı şeyleri söyleyip Nezihi bir güzel fırçalıyor, bir an önce alınması gereken şeyleri yazdırıyordu. Nezih belediye binasında apartman vergisi kuyruğundaydı. Bir elinde vergi makbuzu diğer elinde alışverişi listesi öylece dikiliyor, sıranın kendisine gelmesini bekliyordu.

“ Yürüsene birader! Hala dikiliyorsun.” Birinin uyarısıyla uyandı Nezih. Dalıp gitmişti. Önündeki sıra boşalmış sıra kendisine gelmişti de haberi yoktu. Ödemeyi yapıp apartmanın birkaç sokak arkasındaki markete doğru gidiyordu. Gidiyordu ama kendisini çok halsiz hissediyor, ölü gibi yürüyordu.

Saatine baktı. 3’ü geçiyordu. Yaklaşık 4 saat vardı daha. Tam marketin önüne gelmişti ki olan oldu ve Nezihin gözleri kararıverdi.

“ Tamam birader sakin ol. Başın döndü herhalde.” Genç bir adam başında dikilmiş hafifçe yanağına tokat atarak uyandırmaya çalışıyordu.

“ Tansiyonum düştü sanırım” diye mırıldandı Nezih. Başında bir sürü tanımadığı insanın kellesi durmuş yukarıdan kendisine bakıyordu. Yüzü ve gömleğinin önü ıslaktı ama susuzluktan içi hala yanıyordu. Demek sadece yüzünü yıkamışlardı.

“ Az suç içirin adama da kendisine gelsin” diye seslendi kadının biri.

“ Hayır olmaz” dese de sesi başındaki kalabalığın gürültüsünde kaynadı. Başında çömelmiş duran genç adam elindeki plastik su şişesini nezihin ağzına yaklaştırınca sanki zehir içireceklermiş gibi birden doğrulup yerinden fırlayıverdi Nezih. Başındaki insanlar ne olduğunu anlamamış hep bir ağızdan konuşuyor, onu sakinleştirmeye, bir kenara oturtmaya çalışıyordu.

Sonunda herkesi iyi olduğuna ikna eden Nezih ayaklanmadan evvel elinde su şişesiyle kaldırımın kenarında bir süre dinlendi. Ancak tam kalkarken tekrar başı dönünce ilk defa içinde bir telaş kıpırtısı oldu. “Sakin ol oğlum. Orucunu yine bozmak sorunda kalmayacaksın.” Elindeki su şişesine özlemle baktı. “Hayır. Tekrar olmasına izin veremem”.

Böylece bir süre daha kalkmaya çalışıp başı döndüğünde yığılır gibi yere oturarak orada öylece kalakaldı Nezih. Susuzluktan ağzı kurumuştu. “Günah yok. Hastaysan bozabilirsin orucu. Niye kendine eziyet edesin ki?” diye mırıldandı. Aslında bu durumda orucu bozabileceğini biliyordu ama yine de bunu yapamıyordu işte. Çocukluğunda, basket sahasında olan şeyin acısı bir ömür boyu sırtındayken buna bir ikincisini ekleyeme hiç niyeti yoktu.

“İçsene!”

Çocuğun biri kendisine su şişesini uzatıyor. Nezih ismini hatırlamıyor çocuğun, aradan çok zaman geçmiş. Plastik su şişesini nereden bulduklarını da hatırlamıyor. Güneş en tepede cehennemi sıcağını üstlerine salıyor. O kadar güneşli bir gün ki her yer apaydınlık.

“Olmaz, orucum ben.”

Bu cevabı verdiğini de iyi hatırlıyor. Sonra neler olduğunu yine hatırlamıyor ama hayır demiş olsa da ikna olmaya çok yakın. Arkadaşları da bunu sezmiş olmalı. Az önceki basket maçından dolayı yorulmuş ve ter içinde. Güneş acımasızca tepelerinde dikilirken potaların altındaki biraz gölge alana yürüyorlar.

Susuzluk çok can yakıcı. Ama daha da can acıtıcı olan şey arkadaşlarınız su şişesini başlarına dikerken sizin bunu yapamıyor oluşunuz.

“Sadece ağzımı çalkalayacağım.”

Sadece ağzını çalkalıyor. Yutmuyor suyu. Bu bile o kadar güzel ki. Ama yetmiyor tabi. Kendini zor tutuyor ve tükürüyor ağız dolusu suyu. Bu onu rahatlatmaktan ziyade suya özlemini daha da artırıyor. Bir daha dikiyor şişeyi başına. Gözlerini kısarak bakıyor parlak, cehennemi güneşe. Yanakları suyla dolu ve gırtlağına doğru ilerliyorlar. “Hayır” diyor içinde bir şey, bir yer. “Yapma!”

Yanındaki arkadaşı elini uzatıp şişenin yumuşak, plastik gövdesini sıktığında yapmamaya karar vermişti. Ama bazen sizin verdiğiniz kararın tek başına bir anlamı olmaz. Sular Nezihin ağzına, gırtlağına dolarken son anda geri çekilip başını eğdi Nezih. Deli gibi öksürürken arkadaşlarının kahkahalarını duyuyordu. Suyun tadı… Yine de eşsizdi.

Nezih uzun süredir bu olayı düşünmemişti. Arada ramazanlarda gelirdi aklına ve içini sızlatır sonra da yine ramazanla geçerdi. “Ya tansiyon ya da kan şekeri” diye düşündü. “Ve bu her neyse orucumu bozmam gerekiyor. Bir şeyler yemem, içmem lazım. Yolsa yerimden bile kalkamayacağım.”

Aksi gibi bu akşam iftara bir sürü arkadaşı davetliydi ve bir an önce kalkıp alışveriş yapıp malzemeleri Aysel’e yetiştirmesi gerekiyordu ama düşerken kağıdı falan da kaybetmişti. Üstelik yerinden kalkacak takati de yoktu.

Susuzluk… Boğazı yanıyordu susuzluktan. Elindeki küçük, plastik su şişesine baktı. “Sadece ağzımı ıslatayım” diye geçirdi içinden. İnsanın zaafları karşısındaki acizliği dikkat çekicidir. En güçlü insan bile zaafları karşısında kundaktaki bebek kadar çaresizdir. Hele susuzluk gibi bir temel ihtiyaç söz konusu olursa. O zaman doğru bildiği her şeyi unutuverir insan. Nezih şişeyi başına dikti ve suyu yanaklarına doldurdu. Serinliği müthişti. Ağzını çalkalayıp tükürdü. Yetmemişti… Zaten hiç yeterli olmazdı. Susuzluğu daha da arttı. Tıpkı o günkü gibi…

Dayanamayacağını anladı Nezih. Bir karar vermeliydi. Telefonunu çıkardı.

“Orhan usta Adliyenin arkasındaki çimen sokaktayım. Acil buraya gelebilir misin?”

“Hayrola nezih, bir şey mi oldu?”

“Tansiyonum düştü sanırım. Kaldırımda oturuyorum şu an.”

Nezih etrafına bakındı. İnsanlarda iftar telaşını görebiliyordu. Sanki herkes işini biran önce bitirip evine gitmek ister gibiydi. Sofralarına oturup oruçlarını açmak, yemeklerini yemek, sularını içmek… sularını… Nezih tekrar elindeki şişeye baktı. Sonunda kalkıp ana yolun kenarından eve doğru yürümeye başladı. Büyük ihtimalle Orhan usta da bu yoldan gelirdi nasılsa. Sonunda tüm vücuduna yeniden bir halsizlik çöktü. Bir apartmanın giriş merdivenlerine çöktü. Su şişesi elindeydi hala.

“Ağzımı az daha ıslatayım. Bundan bir şey olmaz” dedi ve şişeyi tekrar başına dikti. Ağzına doldurduğu suyun tadı eşsizdi. “Neden yutmamayım ki?” diye düşündü sonra. “Sonuçta daha sonra telafi ederim olur biter.”

Beyni bir yandan basket sahasındaki o güne gidiyor, bir yandan elindeki suyu içmesini söylüyordu. Aklı ve kalbi farklı şeyler söylese de sonunda yine daha öncede olduğu gibi galip gelen aklı oldu.

Ağzına doldurduğu suyu tam yutmak üzereyken yanı başında bir ses “Nezih sen ne yapıyorsun?” diye bağırıverdi. Tabi Nezih de o an refleksle tüm suyu önündeki kaldırıma püskürttü.

Orhan usta iri iri gözlerle ona bakıyordu.

“Yahu o kadar kötü müsün? Yani çok hastaysan bozabilirsin tabi.”

“Bende öyle yapacaktım zaten” diye sinirli sinirli karşılık verdi Nezih.

“Tamam kızma canım. Sadece şaşırdım bir an. Çok kötüysen iç tabi. Hatta istersen hastaneye gidelim ha?”

Nezih saatine baktı. İftara sadece iki saat kalmıştı. Orhan usta’nın da yardımıyla yavaşça doğrulup kalktı.

“Bir zamanlar birileri yüzünden sona anda günaha girmiştim. Şimdi de birileri yüzünden son anda günahtan kurtuldum.”

“Nasıl yani?”

“Boş ver önemli değil. Böylelikle ödeşmiş oluyorum işte.”

Orhan usta hiçbir şey anlamamıştı. “Oruç başına mı vurdu acaba?” diye bir an Nezihin yüzüne dikkatle baktı. Tek gördüğü yorgun ama huzurlu bir yüzdü. Bu da içini rahatlatmaya yetti.

24 Aug 2009

Bir Kapıcının Sıradan Hayatı

Kiracının Sırrı

İkinci kattaki turizm firması taşınmaya karar vermişti. Daha uygun kiralı, arka sokaktaki bir ofise taşınacaklardı. Burası 8-10 kişinin çalıştığı bir turizm acentesiydi.

Taşınma haberini İzak bey’den öğrendiğinde buna sevindi Nezih. Tabi sevincini belli etmedi. Sebebi şuydu; biri taşınacağı zaman ufak bir ücret karşılığında Nezih de yardımcı oluyordu. Burada genellikle firmalar kiracıdır. Bir firmanın taşınması bir evin taşınmasına benzemez. Evlerde kontrol genelde evin hanımındadır. Eşyalar bellidir ve onları taşıyacak nakliye şirketinin ameleleri de bellidir.

Ancak bir ofisin taşınması başkadır. Orada bir hanım yoktur. Üstelik evrağından mobilyasına envayi çeşit eşya vardır ve bunların bazılarını güvenilir biri taşımalıdır. İşte bu noktada binanın güvenilir demişbaşı olan kapıcısı en iyi yardımcıdır.

Tabi ufak bir ücret karşılığında. Ve tabi apartman yönetici İzak beyin gözüne de fazla batmamak lazımdır. İşte Nezih bu konuda oldukça tecrübelidir.

Nakliye şirketinin ekşi ekşi ter kokan ameleleri organize olmuş, çoktan kolilenmiş eşyaları aşağıdaki kamyona yüklemeye başlamışlardı.

Nezih de firma çalışanlarının kendisine teslim ettiği özel eşyalardan, evraklardan, değerli eşyalardan oluşan kolileri firmanın kendi aracına yükleyip duruyordu. Gün biterken eşyalardan çoğu kamyona yüklenmişti bile. Nezih arada kapıcılık görevini de yapmayı ihmal etmiyordu. Binaya gelen gideni kontrol etmek, merdivenlerin temizliği gibi günlük işlerini yani.

Akşam olduğunda ameleler kamyon atlayıp eşyaları arka sokaktaki yeni ofise götürmüşlerdi. Geride içi boş oluğu için daha büyük görünen bir ofis ve birkaç parça koli kalmıştı yalnızca.

Nezih boş ofiste ilerleyip yerdeki kolilerden birini kaldırdı. Ancak kolinin altı iyi yapıştırılmamıştı. Birden içinde ne varsa yere dökülüverdi.

Sesi duyup gelen, kendisini azarlayacak biri var mı diye bakındı Nezih ama ofiste o sırada kimse yoktu. Allahtan kırılacak bir şey koymamışlardı koliye. Ofisten biri gelsin de durumu görsün diye az daha bekledi Nezih. Ama anlaşılan herkes yeni ofise eşyaları yerleştirmeye gitmişti.

Boş bir koli aldı. Altını, sağlamlığını kontrol edip, yerdeki eşyaları içine doldurmaya başladı. Kalemlik, ajandalar, dosyalar, kırtasiye malzemeleri, süs eşyaları, hepsini dikkatlice koliye doldurdu. O sırada ofisin çalışanları yorgun, bezgin bir halde ofise girdiler. Kalan eşyaları almaya gelmişlerdi.

Yorgunluktan kimsenin konuşmaya mecali de hevesi de yoktu zaten. Herkes biran önce evine gitmenin hayalindeydi.

Nezih kutuyu aşağıdaki aracın bagajına koydu. Diğerleri de kucaklarındaki kolilerle iniyordu.

“Başka kaldı mı?” diye sordu. Kucağındaki koliyle kolları sarkmış bir genç kız bezgin bir tavırla cevap verdi;

“Bunlar son. Bitti hele şükür.”

Ofis çalışanları araca sıkış tepiş bindi. Ön koltukta oturan genç bir adam başını sarkıtıp; “Nezih bey dairenin kapısını sen kapar mısın?” diye sordu.

“Biz oradan evlere gideriz. Yarın görüşürüz”dedi.

“Tamam, ben kapatırım. Hadi iyi akşamlar” dedi Nezih ve yorgun adımlarla ağır ağır merdivenleri tırmandı.

Sonunda bitmişti işte. Nezih bir yandan etrafa bakınıp unutulan bir şey kalmış mı diye kontrol ediyor bir yandan da odaların ışıklarını söndürüyordu. Onunda aklındaki tek şey bir an önce evine gidip bir duş almak, sonra güzel bir çay içip bir de keyif sigarası tüttürmekti.

Dipteki odanın ışığını söndürmek için uzanmıştı ki yerde bir şey fark etti. Kağıt süprüntülerinin altında kalmış, ucu görünen ufak bir kutu.

Yorgunluktan ağrıyan beliyle yavaşça eğilip kutuyu aldı. Ağaçtan güzel bir kutuydu bu. “Taşınırken illaki gözünden bir şeyler kaçıyor işte insanın” diye düşündü. Kutunun içi doluydu.

“Bunu nasıl unuttular acaba?” diye düşündü. Açıp açmamakta tereddüt etti. Sonunda merakına yenik düşüp kutuyu açtı.

Nezih gördükleri karşısında biran donup kaldı. Gözlerine inanamıyordu. Kutu da bir düzine fotoğraf vardı. Uygunsuz vaziyette bir grup çıplak insan. Üstelik onları tanıyordu. Az önce taşınmalarına yardım etmişti.

Nezih başını uzatıp koridora baktı. Dikkatli dinledi. Gelen giden yoktu. Şimdi ne yapacaktı? Bunları kime teslim edecekti? Ya da edecek miydi? Etmese ne yapacaktı?

Fotoğraflara bakarken bir şey fark etti Nezih. “Yan oda” diye mırıldandı. Yandaki odaya geçti yavaşça. Burası en geniş odalardan biriydi ve firma tarafından toplantı odası olarak kullanılıyordu. Hepside burada çekilmişti.

Fotoğraflardaki ifadelerinden hepsinin keyfinin oldukça yerinde olduğu belliydi. Etrafta süsler, başlarında koni şeklinde parlak şeylerden vardı. Muhtemelen yılbaşı kutlaması gibi bir şeydi bu.

“İyi de bu nasıl bir kutlama?” diye mırıldandı. Fotoğraflarda 3 kız ve 3 erkek vardı. Birini diğerlerinden biraz daha iyi tanıyordu. Rafet. Az önce arabanın önüne oturan genç adam. Bu adam müdürleriydi. Yani çalışanların başındaki adam. Diğerlerinin sadece yüzlerini tanıyordu.

Fotoğrafların sonuncusu resmen final gibiydi. Burada artık sadece çıplak da değillerdi. Resmen iş üstündeydiler. Hayretten ağzı bir karış açık kalmıştı Nezihin. Hemen kutuya doldurdu fotoğrafları.

“Bunların arasında evli olan, sevgilisi olan da mı yok yahu?” diye mırıldandı. Nezih boş dairede dolanıp duruyor, düşünmeye çalışıyordu.

“Belki de alkollüydüler. Kendilerini kaybettiler.” diye düşündü. Yinede bu olanaksız geliyordu. Hangi alkol bunu yaptırırdı ki? Hem de altısına birden. Sonunda boş dairede dolaşmaktan başı döndü. Şimdilik yapacak bir şey yoktu.

Nezih dairenin ışıklarını kapatıp kutuyla yavaşça aşağıya, kalorifer dairesine indi. Kutuyu karanlıkta güvenli bir yere sakladı. Apartmanın girişindeki hole çıktı. Akşam karanlığı çökmüş herkes evine gitmişti. Nezih holdeki kapıcı masasına çöktü ve düşünmeye başladı. “Eğer bu kutunun sahibi onu sakladıysa, kaybettiğini anladığında mutlaka gelir” diye düşündü.

Nakliye şirketinin amelelerine gidemeyeceğine, diğer ofis çalışanlarına da soramayacağına göre geleceği tek yer eski ofisi, kayıp eşyayı soracağı tek kişi de kendisiydi.

“Peki ya gelmezse?”diye düşündü. O zaman ne yapacaktı? Firmanın patronuna mı götürüp vermeliydi? En doğrusu götürüp polise teslim etmek gibi görünüyordu aslında.

Sonunda yorgunluktan ve stresten başı zonklamaya başlayınca Nezih gidip yatmaya karar verdi. En güzeli, yarın dinç kafayla düşünmekti.

Ertesi gün Nezih dinlenmişti. Sabah temizliğini yapmış, İzak beyin sabah alışverişini de bitirmiş, bina girişindeki masasında gazete okuyordu. Günlerden cuma’ydı. Hafta sonu çoğu şirket çalışmadığından bugün en sevilen günlerden biriydi.

Turizm firması bugün kalan eşya var mı diye bakmaya gelirdi ama Nezih, kutunun sahibinin henüz ortaya çıkmasını beklemiyordu. Kutunun kayıp olduğunu anlaması için henüz erkendi. Birkaç gün içinde tüm eşyalar açıldığında ve tamamen yerleştiklerinde anlaşılacaktı durum.

“Günaydın Nezih bey!” Nezih kafasını kaldırınca firmanın müdürü Rafeti karşısında gördü.

“Günaydın Rafet bey.”

“Geride kalan var mı diye ofisi bir kontrol edeceğim” Fotoğraflardaki altılıdan biri gelmişti işte.

“Güle güle oturun. Yeni ofise yerleşebildiniz mi bari?”

“Sağ olun. Hemen hemen.” Rafet bey boş ofise çıktı. Birkaç dakika sonrada bir şey sormadan eliyle selam vererek binadan çıktı.

“Acaba bu mu?” Nezihin gözüne hepsi de şüpheli görünüyordu. Hatta belki de o altı kişinin haricinde başka biri de çekmiş olabilirdi fotoları.

Böylece Nezih günlük işleriyle uğraşıp işi zamana bıraktı. Bu arada Ne Orhan ustaya ne karısına kimseye bundan söz etmedi.

Pazar günü hava oldukça güzeldi. Nezih apartmanın hemen önüne sandalyesini çıkarmış gazetesini okuyor biryandan da çayını yudumluyordu. Birden yanında birinin durduğunu fark etti. Bu Rafet bey’di.

“Ne haber Nezih bey? Pazar keyfi mi yapıyorsun?”

“Sağ olun Rafet bey. Kendi halimde oturuyorum işte. Hayırdır? Pazar günü ne işiniz var böyle?”

Rafet beyin gerginliği fark ediliyordu. “Bir şey soracaktım. Ofiste hiç ufak bir kutuya rastladın mı? Taşınma esnasında bizden biri kaybetmişte”

Nezih adamını bulduğunu hissediyordu.

“Hayır rastlamadım. Dün siz kontrol etmediniz mi?

“Ettim de belki sen daha önce bulup kenara ayırdıysan diye sorayım dedim.”

Nezih böyle bir konuşmayı planlamamıştı ama şimdi kelimeler kendiliğinden ağzından dökülüyordu işte.

“Hayırdır ne kutusu? Kiminmiş?”

“Bilmiyorum bana da öylesine söylediler. Kimin olduğunu sormadım.” Rafet beyin canının iyice sıkıldığı yüzünden belliydi. Bir şeyler daha söyleyip selam verip gitti.

İçinden bir ses ona susmasını söylemiş o da bu sese uymuştu. Bu işin nereye varacağını bilmiyordu ama şimdiye dek doğru davrandığına kanaat getirdi. Çıkarıp fotoğrafları verseydi ve herif de kötü niyetli piç kurusunun tekiyse o zaman ne olacaktı? Belki de bunlarla şantaj yapıyordu kadınlardan birine. Ya da hepsine.

Yakmak geldi aklına. Sorun kökünden çözülürdü o zaman. Kimse bir şey ispat edemez, şantaj yapamaz, kirli çamaşırlar ortadan kalkmış olurdu. Nezih kararını vermişti. İlk fırsatta onları yakıp yok edecekti. Yine de bunu bu güzel Pazar günü yapması şart değildi. Nezih kararını vermiş olmanın rahatlığıyla gazetesine döndü tekrar.

Hafta her zamanki gibi başladı. Öğlene dek apartmanın işleriyle vakit geçirdi. Öğleden sonra İzak bey onu çağırıp bazı faturalar verdi. Son günü gelip ödenmesi gereken faturalar. Nezih son güne bıraktığı için, bunlara bankadan otomatik ödeme talimatı vermediği için İzak beye içten içe küfrederek yola koyuldu. Faturaları ödeme işi oldukça uzun sürmüştü. Sonunda hepsini halledip tekrar apartmana doğru yola koyuldu. Sigarasını içip ağır ağır yürüyor, gelen geçene bakıyordu. Birden oldukça alımlı bir kadın gördü ve o anda aklına fotoğraflar geldi. Bugün ilk fırsatta onları yok etmeye karar verdi.

Binaya iyice yaklaşmıştı ki kalabalığı fark etti. Hemen apartmanın önünde toplanmış bir kalabalık vardı. Bir de polis aracı. Polis aracının ışıkları yanıp sönüyordu. Bir olay olmuştu besbelli. Tam da kendi binasının önünde. Belki de apartmanla ilgiliydi ve kapıcı ortalıkta yoktu. Midesinin büzüldüğünü hisetti Nezih ve adımlarını sıklaştırdı.

Kalabalığın içinde tanıdık yüzler de vardı. Orhan usta, güvenlik görevlisi Recep, binadan birkaç kiracı. Taşınan turizm firmasından, fotoğraftaki insanlar… ve müdürleri Rafet. Rafet onu görmüştü ve yüzünde garip bir ifade vardı. Sonra Rafetin yanındaki takım elbiseli adamı fark etti. Adam Rafetin kendisine baktığını görmüştü ve kalabalığın içinden hızla kendisine doğru yürümeye başladı.

“Sen buranın kapıcısı mısın?

“Evet, siz kimsiniz?” Tüm gözleri üzerinde hissediyordu. Şimdi her kafadan bir ses çıkıyordu. Turizm firmasının çalışanı olan kadınlar bağırıp sinirli sinirli bir şeyler söylüyorlardı. Tam bir curcunaydı.

“Ben asayiş şubedenim. Buraya neden geldiğimizi biliyor musunuz?” Nezih ne diyeceğini bilemiyordu. İçten içe, bunun fotoğraflarla ilgili olduğunu hissediyordu ama şimdilik bir şey söylememenin en iyisi olduğuna karar verdi.

“Hayır memur bey. Hayrola?” Yalan söylediğimi anladı diye düşündü.

“İfadenizi almak için karakola kadar gelmeniz gerekiyor. Şuradan lütfen!” Polis kaldırımın kenarındaki aracı işaret ederken bir eliyle de hafifçe onu yönlendiriyordu. Bu arada turizm şirketi çalışanları da polis araçlarına bindirilmişti.

Nezih filmlerdeki gibi sorgulanacağını sanıyordu. Karanlık, zindan gibi bir yerde, yüzüne çevrilmiş ışıklar altında. Oysa onu geniş ve havadar bir odaya soktular. İçeride üç polis memuru, masalarının başında çalışıyordu. Nezihi kendisini getiren sivil polisle buraya girdi. Sivil polis onu masalardan birinin yanına oturttu. Bilgisayarın başında ifadeyi yazacak polis hazır bekliyordu. Sivil polis de yandaki masanın üzerine yavaşça çöktü.

“Benim adım Mesut. Asayiş şubedenim.” Nezih sessizce başını salladı. Üniformalı polis ağızdan çıkan her şeyi tıkır tıkır seslerle bilgisayara yazıyordu.

“Olay şu; “Rafet bey taşınma esnasında özel bir eşyasını, bir kutuyu kaybetmiş. Bulamayanıca ofistekilere sormuş. Onlar da buna biraz takılmak istemişler. Sanki bulmuşta saklıyormuş gibi yapmışlar. Şaka yapmışlar yani. Ancak Rafet bey sinirlenip köpürünce olay ciddileşmiş.

Ortam gerildikçe daha da panikleşmiş ve kutuda olanları söylemiş. Yılbaşı fotoğrafları! Sanırım bir yılbaşı partisinde çekilmiş uygunsuz fotoğraflar söz konusu. Diğerlerinin de bildiği bir şey yani. Ancak diğerleri bunları imha ettiğini sanırken aslında etmediği de ortaya çıkmış. Böylece ofiste fırtına kopmuş. Hepsi de bunun gırtlağına sarılmış.”

Kısacası hepsinin de ortak bir sırrı varmış ve diğerleri Rafet beyin fotoğrafları hala sakladığından habersizmiş.”

“Rafet beyin dediğine, içinde özel eşyalarının olduğu kutusu kayıpmış. Ancak içinde fotoğraf falan yokmuş. Kutuyu kaybettikten sonra üzerine bir de diğerleri dalga geçince, onları kızdırmak için böyle söylemiş.”

Nezih belli etmemeye çalışsa da bu bahaneye cidden şaşırdı. Yalanı bayağı iyi düşünmüştü herif.

“Ama diğerleri farklı bir şey anlattı. Bir yılbaşı akşamı ofiste kendi aralarında parti yapmışlar. Bu Rafet, parti sırasında gizlice içkilerine ilaç karıştırmış. Böylece parti, toplu sex partisine dönüşmüş. Alkolün etkisiyle şakasına yapmış bunu. Bu arada fotoğraflar da çekmiş. Ertesi gün toplanıp konuşmuşlar ve olayı unutmaya karar vermişler. Bu arada fotoğrafları ondan alıp imha etmişler. Ancak anlaşılan adam da birer kopyası daha varmış. Tabi o bunu inkar ediyor.”

“Taşıma şirketinin işçileri ve bir de sen yardım etmişsin taşınmaya. Sana sormuş ama görmediğini söylemişsin. Ama Rafet ısrarla seni suçluyor. Diğerleri de ortada böyle bir kutu ve fotoğraflar varsa öğrenmek istiyor. Şimdi bak kardeşim! İnsanlık hali. Şeytana uyup alabilirsin. Aldıysan ve içinde böyle bir şey varsa başın büyük dertte. Üstelik bu sapık herifi de korumuş olacaksın.

“O kutuyu sen mi aldın?” Nezih ilk kez odadaki tüm polislerin bakışlarını üzerinde hissetti. Kendini gazete manşetlerinde görür gibi oluyordu. “Sapık Kapıcı!”

Rafet şerefsizi birden tüm suçu üzerine yıkıvermişti. Peki diğerleri ne olacak? İstemeden bu herifin oyununa gelmişlerdi ve anlatırsa hepsinin de hayatı mahvolacaktı. Anlatmazsa bu herif elini kolunu sallaya sallaya bu işten sıyrılacaktı. Sonunda kararını verdi. Kendisine göre en doğru olanı yapmak zorundaydı. Yavaşça boğazını temizledi ve konuşmaya başladı.

O gün apartmanın her zamanki günlerinden biriydi. Nezih apartmanın işleriyle koşturup durmuştu. Öğlen olmak üzereydi. Sonunda masasına oturup bir sigara yakma fırsatı bulmuştu. Orhan ustaya baktı. Orhan usta garson Aykutla birlikte simit arabasının başında hararetli hararetli bir şeyler konuşuyordu. Nezih polislere bir şey görmediğini söylemişti. Olay da böylece kapanmıştı. Aradan bir hafta geçmişti. İzak beye de Orhan ustaya da eşi Fatmaya da aynı şeyleri anlatmıştı. Yani neredeyse hiçbir şey. Sonunda konu yavaş yavaş gündemden düşmüştü.

Nezih şişmiş olan sağ eline baktı. Hafifçe zonkluyordu eli. Bazen çalışırken böyle kazalar olur işte. Eline sürdüğü kremin mentol kokusunu hissetti. Derin bir iç çekip gazetedeki habere döndü.

Bir hafta önceydi. Karakoldan döndüğü günün hemen ertesi günüydü. Mesai saati bitmiş insanlar işyerlerinden evlerine dağılıyorlardı. Arka sokaktaki turizm şirketinin çalışanları da öyle. Herkes birbirine iyi akşamlar dileyerek yoluna gidiyordu. Bunların arasında müdür Rafet bey de vardı.

Rafet bir alt sokağa inip otoparka girdi, arabasıyla yavaş yavaş evine yollandı. Şirinevler’de bir yerdeydi evi. Sonunda bir apartmanın önüne park etti arabasını.

Apartmanın dış kapısı binanın yan tarafındaydı ve bir dizi merdivenden çıkarak ulaşılıyordu. Rafet anahtarıyla kapıyı açıp apartmana girdi ve gözden kayboldu.

Şimdi apartmana hızlı ama temkinli adımlarla biri daha yaklaşıyordu. Ortalık kararmaya başlamıştı artık, o yüzden uzaktan kim olduğu belli olmuyordu. Nezih merdivenleri çıkıp binanın girişindeki zillerde yazılı isimlere baktı bir süre. Sonra merdivenlerden indi. Binanın yan cephesine dolanıp etrafa göz attı. Sonra da yine temkinli adımlarla geldiği gibi oradan ayrıldı.

Ertesi akşam Rafet aynı şekilde arabasını sokağa park etti. Binanın merdivenlerine doğru yürürken birinin sessizce yaklaştığını fark etmedi. Başının hemen arkasına inen sert darbeyle bir anda gözleri karardı, dizlerinin bağı çözüldü.

Nezih adamı hızla binanın daha kuytu olan yan tarafına taşıdı. Şansına kimse onları görmemişti ya da en azından bağıran falan olmamıştı. Rafet inliyordu. Bilinci yerindeydi hala. Nezih adamı balkonlardan birinin altındaki kuytuluğa çekti. Rafet bir şeyler mırıldanıyordu. Ancak Nezih tek kelime etmedi. Sonraki birkaç dakika boyunca konuşan tek şey elindeki sopa oldu.

O gece sağ elinin ağrısından pek uyuyamadı Nezih. Yine de sorun etmedi. Kalkıp bir ağrı kesici içip bir daha yattı. Ne olduğunu soranlara da hatırlayamadığı bir şeyler uydurdu. Aslında gerçektende pek hatırlamıyordu.

Üzerine bir şey düşmüş olabilirdi. Ya da bir şeye çarpmış... Mesela alçaktaki bir balkonun beton duvarına…

Nezih dalmış olduğunu fark edip tekrar gazetesine, okuduğu habere döndü. Haberde, birkaç gün önce Şirinevler’de saldırıya uğrayan bir adamdan bahsediliyordu. Adam komadan yeni çıkmıştı ancak vücudunda çok ağır hasarlar olduğu yazıyordu.

Nezih sağ elini fazla oynatmadan gazeteyi kapattı. Oturmaktan sıkılmıştı. Orhan ustayla Aykut’un muhabbetine katılmak için binadan çıktı.