8 Sep 2008

Konvansiyonel Yöntemler

Genç sanatçılarda artık konvansiyonel yöntemlerle teknolojiyi birleştirme süreci revaçta. Bunun güzelliği, hem teknolojiyi kullanarak daha gerçekçi görünen hem de geleneksel yöntemleri kullanarak bu gerçekçiliği daha çok "hissetiren" çalışmaları görüyor olmamız. Geçenlerde DVD'de "Kutsal Hazine Avcıları"nın yapım belgeseliniseyrediyordum. Bölümün birinde, filmin kostüm tasarımcısı Deborah Nadoolman şen kahkahalarla İndie'nin kıyafetlerini nasıl tasarlayıp hazırladıklarını anlatıyordu; Deborah, ünlü pasaklı fötr şapka, deri mont kombinasyonunun eskizlerini tamamlayıp beğendirdikten sonra arayışa geçer. Aradıklarını da Paris'te şapka satan bir yerde bulur.

Teknik ve Malzeme Bileşiminde Acı Tecrübeler Malzeme kullanımında farklılıktan bahsetmişken Leonardo'yu da anmamak olmaz. Yaşadığı dönemin çok ötesinde bir dehaya ve teknoloji anlayışına sahip olan Leonardo, aynı zamanda yeni malzemeleri araştırma ve deneme konusunda da öncü bir sanatçıydı.

Tabi bu süreçte bazen hatalarda yapıyordu. Ünlü eseri "Son Akşam Yemeği" bu hatanın en acılı kurbanlarından biridir. Leonardo, bu resim için farklı boya malzemeleri araştırmış, sonunda o dönem de henüz bilinmeyen "tutkallı boya" tekniğiyle resmi yapmıştır. Ancak sorun şu ki mekanda rutubet fazlaydı ve bu da malzemenin daha 50 yıl bile geçmeden kabarıp dökülmesine neden olmuştur. Sonra sıra şapka ve montları filmin atmosferine uyarlamaya gelir. Deborah şapkaları yerlere atıp üstlerinde tepinir. Sandalyeye koyup üstlerine oturur. (Hatta Harrison'da bu eğlenceye katılır.) Son olarak biraz da toz toprak atarak şapkaları Indiana'nın vizyonuna uygun hale getirirler. Aynı şeyler Indie'nin deri montuna da yapılır. Ek olarak Deborah tel bir fırçayı alıp tüm montları birgün boyunca fırçalayarak eskitilmiş havasını güçlendirir. Gülerek bir de not düşüyor; "Sonra bir hafta boyunca ellerimden fırçanın tellerini ayıklamıştım". 20 milyon dolar gibi 80'ler için oldukça büyük bir bütçeyle çekilmiş bir film... Ünlü bir kostüm tasarımcısı... Tüm izleyiciler tarafından filmin kahramanıyla özdeşleştirilmiş başarılı bir kostüm tasarım süreci... Ve bu tasarımcının yüzümüzde tebessüm bırakan çalışma süreci... Yaklaşık 20 yıldır görsel iletişim dünyasında teknolojik gelişmeler hep itici bir güç oldu. Tasarımların hazırlık platformunu, şeklini, rengini hatta dokusunu belirlemede teknoloji nimetlerinden medet umar hale gelindi. Elbette bu büyük bir vakit kazancı ve hareket özgürlüğü anlamına geliyor -ki tasarım dünyası bundan da olabildiğince faydalandı. Ancak şu var ki konvansiyonel yöntemlerle yakalanan bazı tad'ları yakalama da teknoloji tekbaşına yetersiz kalıyor. İşte son zamanlarda görsel iletişim dünyasında başlayan yeni yöneliş de bu yönde... Gerçek şu ki sanatçılar teknolojiyi kullanma yönünden belli bir doygunluğa ulaşmaya başladılar. Artık tasarım, form, renk, doku yönünden teknolojiyi kullanarak yakalanabilecek en sıradışı, orijinal işler üretilmiş durumda. İşte bu noktada sanatçının "daha farklı ve daha özgün" olma isteği kendini belli ediyor. Bugün Zübeyde Arda tarayıcının üzerine yumurta kırıp tarayarak farklı doku arayışlarına giriyor. Candaş Şişman bir illüstrasyonunda bağırsak derisi, kolajlarında çöpleri kullanıyor. Fatih Özdemir ruj, göz kalemi gibi malzemeleri boya malzemesi olarak kullanıyor. Kısacası genç sanatçılarda artık konvansiyonel yöntemlerle teknolojiyi birleştirme süreci revaçta. Bunun güzelliği, hem teknolojiyi kullanarak daha gerçekçi görünen hem de geleneksel yöntemleri kullanarak bu gerçekçiliği daha çok "hissetiren" çalışmaları görüyor olmamız. Kanadalı llustrator Isabelle Arsenault şöyle demişti; "Bilgisayarın daha da yoğun kullanıldığı bir zamanda, geleneksel tekniklerle hazırlanan çalışmalar belki daha değerli hale gelecek. Çünkü daha az kullanılan, daha geleneksel ve belki sıra dışı bir uğraş gibi kalacak. Kısacası bekleyip göreceğiz…" Evet, görmeye başladık bile...

İnternet Asıl Bize Yaradı

Artık tüm sorumluluk sanatçı'da. Kendini tanıtma, tanışma, iletişim kurma anlamında en fazla gayret eden, dahası bunda sürekliliği en iyi sağlayabilen kişiler daha çok ön plana çıkacak. İtalya’dan Japonya’ya dek dünyanın çeşitli yerlerinden görüştüğümüz tüm tasarımcıların ortak sözü internetin sınırları kaldırdığı ve dünyanın farklı yerlerinden tasarımcıların birbiriyle daha fazla etkileşime geçtiği yönünde. Evet bu doğru… Amenna. Ancak Avrupa, Amerika ve bir miktar da Asya’daki görsel iletişim dünyasından sanatçılar zaten dergiler yoluyla iletişim halindeydi. Novum “Gebrauchsgrafik” 1920’li yıllardan beri hem de dört dilde (Almanca, İnglizce, Fransızca, İspanyolca) Avrupa’da reklam ve grafik tasarım dünyasında bir etkileşimi sağlıyordu. IDEA, yaklaşık 30 yıldır Japonya’da yayınlanıyor ve Japon tasarımcıların dünyayla etkileşimini sağlıyor. Step by Step 80’li yıllarda tüm dünya’da grafik tasarımcıların yeni teknikleri, gelişmeleri takip ettikleri bir dergiydi. Kısacası özellikle Avrupa ülkeleri, Amerika ve Japonya’da sanatçılar, magazinler yoluyla zaten etkileşim halindeydiler. Birbirlerinin işlerini, fikirlerini, yeni çıkan malzemeleri görebiliyorlardı. Bu tür dergilerdeki reklamlarda ekseri bu malzemelerin tanıtımıyla ilgiliydi; Agrandizör reklamları, letraset, sprey boya, kağıt, air brush reklamları, ardından ufak ufak bilgisayar reklamları dergi okurlarının farklı yönlerden piyasadaki gelişmeleri takip etmelerini sağlıyordu. Bu dergiler sadece yayınlandıkları ya da satıldıkları ülkelerdeki sanatçıları değil 3. dünya ülkesi olarak tabir edebileceğimiz ya da dünyayla iletişimi ve etkileşimi yeterince gelişmemiş, bu dergilerin hiç satılmadığı hatta varlığının bile pek bilinmediği ülkelerden sanatçılarında işlerini yayınlamak suretiyle onları tanıtıyorlardı. Örneğin Filistinli bir sanatçının işleri burada yer alıyordu. Böylece dergi okurları Filistin’de de afiş yapan, grafik tasarımla uğraşan birilerinin olduğunu daha internet yokken bu yolla görebiliyor ve o sanatçı hakkında fikir edinebiliyordu. İşte internet asıl az önce bahsettiğim “dünyayla iletişimi ve etkileşimi yeterince gelişmemiş” ülkeler için bir çıkış kapısı oldu. Çünkü bu sayede bu ülkelerde yaşayan tasarımcılar bir an’da ilk 11’de sahaya çıktılar. Tanınmaya, tanışmaya, iş almaya başladılar. Yani internet asıl Türkiye’ye yaradı. Türkiye gibi dünyayla daha yeni yeni iletişime geçen ülkelere yaradı. Artık örneğin Elazığ’da yaşayan, illüstrasyona yeteneği olan, bir bilgisayar ve internet bağlantısı olan bir genç bundan 20 sene sonra “Aaah ah, heba oldum heba!. Dünya beni bilemedi.” gibi bir yakınmada bulunamayacak. İşte bu da bireyselliğin öneminin daha da artacağı anlamına geliyor. Artık tüm sorumluluk sanatçıda. Kendini tanıtma, tanışma, iletişim kurma anlamında en fazla gayret eden, dahası bunda sürekliliği en iyi sağlayabilen kişiler daha çok ön plana çıkacak. Kültürel farklılığın temel teşkil edeceği belki daha naif yöntemlerle yakalanacak orijinallik daha değerli hale gelecek. Novum’dan Bettina Ulrich şöyle demişti; “Her şeyin globalleşme bataklığına gömülmesine izin vermek yerine her ülkenin görsel çekiciliğini, geleneğini, güzelliğini ve eşsizliğini koruyalım.” İleride yaratıcılık, orijinalite ve iletişim yeteneği en fazla olanlar en fazla duyup göreceğimiz sanatçılar olacak. Nereden olursa olsun…